MAKALE

Yeni bir eğitim öğretim yılı başlarken iki çocuk annesi bir tanıdığım “eyvah” dedi. Gençler için dertliydi. “Eğitimin binlerce sorunu var ama sorunun bir parçası da ev içleri, aile ve anne babalar.” Ve ekledi:

“Kararnameye rağmen bu yıl da kızımın okulunda ev ödevi verilirse, oğlumun okulunda yine verilmezse bu sefer idare edemeyeceğim. Birinin oyalanıp duracak çok vakti varken biri ısrarla çalışıyor ve ama durmadan boğuşuyorlar okuldan sonra. Ödevleriyle değil birbirleriyle. Dolayısıyla benimle!”

Onları nasıl zapt ediyorsun diye sorduğumda: “Ellerine tablet vermemek, televizyon karşısına oturtmamak için direnecek gücüm kalmadı. Ben de sisteme teslim oldum” dedi. Evet, şimdi çocukları ana babaları değil medya terbiye ediyor son kertede. Ve ebeveynler ne kadar doğrusunu yapmaya çalışırsa çalışsın, çocuklara hep yanlışı aksediyor.

Arkadaşımın yüzüne baktım. Aklıma Freud’dan kalma bir cümle geldi, bizim gençlik yıllarımızdan: “Üzülmeyin, çocuklarınıza nasıl davranırsanız davranın, nasılsa yanlış yaparsınız!”

***

Nasıl da ironik. Hepimiz bir zamanlar çocuk olmaklığımız hasebiyle aslında kendimizden idmanlıyız bu çıkarsamaya. En ufak bir arızamız ortaya çıktığında, siz ona nefsimizin kusurları deyin, ilk yaptığımız bu zaafları aileye ve yetiştirilmeye yüklemek. Hem de ne yüklemek! En ağrından.

Modern hayatta psikoterapi yaygınlaştığından beri nefsimizin zaaflarını, kötü huylarımızı temize çıkarmak bizim en büyük savunma mekanizmamız oldu. Çocuk aileye bağımlı olduğu için, ilk yaşlardan itibaren kendi sorunlu ve bunalımlı iç dünyasının müsebbibi olarak öncelikle yaşadığı ortamı / aileyi görüyor.

Maalesef psikolojik analiz yöntemleri de bilimsel kaygılarla aynı şeyi yapıyor. Buna bir de sosyal medya faktörü eklendi şimdi. Neden sonuç ilişkisini medyaya, şiddet içerikli yayınlara, aile içi yetiştirilmeye bağlamak, kadim insanlık gerçeğindeki nasip sırrını yok sayıyor. Ve devrederek getirdiğimiz huylarımızı dönüştürme ihtimalini de elimizden alıyor.

Ya hormonal (kimyasal) özelliklerimize yükleniyor kıskançlık kibir haset yalancılık gibi nefsimizin zaafları. Ya da ailedeki / çevredeki sosyolojiye.

***

Aile içi şiddet gören çocukların yetişkin olduğunda sevmeyi bilmedikleri mesela, böyle bir neden sonuç ilişkisi üzerine yapılan dedikodudur çoğunlukla. Zira ne çocuklar vardır, gıdım sevilmeden (anasız babasız ortamlarda) yetişip en merhametli en sevecen ve şefkatli babalar olurlar.

“Çocuk mutsuz bir ailede yetişirse üretken / yaratıcı olamaz” da giderek hurafeye dönüşenlerden. En büyük sanatçılar mutsuz çocukluk geçirenlerden, kederli geçmişlerden gelip gücünü kendi yapanlardan çıkmıyor mu çoğunlukla? En para harcamayı bilmeyen garibanlar zengin olduklarında yardım dernekleri kurabiliyor mesela. Kıymet biliyor, nimete şükretmenin hakkını verebiliyorlar.

Öyleyse sebep sonuç ilişkisiyle hakikatin bütününü ihya etmek mümkün görünmüyor. Gerçi psikolojinin de çok farklı yöntemleri ve yaklaşımları var (varoluşçu, traspersonal, davranışsal vs). Lakin analiz yapmanın kendisi kişiyi daha ziyade geçmişine odaklıyor. Huylar günah çıkarır gibi ortaya döküldükçe, (sanki itiraf edince azade oluyormuşuz gibi) bizi başkalarını suçlama konusunda iyice cüretkâr hale getiriyor.

“Çocukken çok şiddet gördüm o yüzden şimdi çocuğuma hiç otorite kuramıyorum.” Ya da “o yüzden şimdi çocuğumdan aynı şekilde acısını çıkarıyorum.” Birbirine en zıt iki gerekçe bile böyle her koşulda nefsimizi temize çekecek bir bahane olabiliyor. Evet ne yaparsanız yapın zaten yanlış yapıyorsunuz Freud’un dediği gibi!

Bu sebep sonuç ilişkisi işte daima döndürüp duruyor ve hangi yönden gelirse gelsin bizi geçmişte yaşanmış olaylardan ibaret (sanki Allah tekrar edermiş gibi) bir tutumsallığa yöneltiyor. Tüm neden sonuç ilişkilerini kapsayan asli gerçeğimizdeki nuru örtüp duruyor.

Sonra? Ailenin yanlış bir tutumu yüzünden hayatının nasıl alt üst olduğuna, aileden hesap sormaya, ana babalara isyan etmeye… Devam!

***

Maneviyat psikolojisi diye bir söylem var şimdi. Maneviyatı / iç dünyamızı psikolojiye veya sosyolojiye indirgemekle algımızı daralttığımızın ne kadar farkındayız? Bize lazım olan her şeyin maneviyatı. İçi. Tabiri. Eşyanın hakikatini açmak bu her şeyle her şey arasındaki bağın düğümünü çözmekle mümkün. Mana dilini konuşa konuşa, bizzat mana olmakla mümkün. Bu da maneviyat eğitimiyle gerçekleşebilir.

Fakat maneviyat da tüketim çağının dejenere olmuş kelimelerinden biri. Elbette hem sosyolojisi hem psikolojisi hatta hem de siyaseti var maneviyatın. Ama kişinin mana dünyasının bütünlüğünü oluşturan (madde de dahil) bir değerler toplamını kast eden böyle bir kelime inanç veya inanma yöntemlerine hapsolamayacağı gibi, düşünce akımına ve felsefeye de hapsolamaz. Nefsimizin ‘emmare’ ve ancak ‘levvame’ mertebelerini çözmeye yönelik psikoloji bilimine de indirgenemez şüphsiz.

Nihayetinde Freud’un dediğinin tersi de kadim nefs eğitmenleri açısından bir o kadar geçerlidir çünkü: “Nasıl davranırsanız davranın, doğru yaparsınız!”

***

Neyi mi kast ediyorum? Olanda hayır var denir halk arasında. Celalin de cemali kadar O’ndan olduğunun modern hayatımıza kalan kalıntısıdır bu deyiş ancak. Olandaki / tecelli edendeki sır muhakkak ki haktır. Ne lazımsa o olmaktadır, lakin bize şer görünür. Psikoloji biliminin yapı söküm ile kavrayamayacağı, sözsüz kelamsız bir gönül marifetidir bunu nefsinde diriltmek.

Bunun mana dilindeki hikmeti ancak irfan ve sevgiyle bilinecek olan gönül eğitimiyle mümkün.

Peki dilsiz şeytan olup misal aile içi yanlış terbiye şekillerine göz mü yumalım?

Alıntı Yazının Devamı  İçin Tıklayınız

Leyla İpekçi