MAKALE

“Hayatın her döneminin keyifli ve zor yanları var. Çok yönlü gerileme ve kayıplara denk gelen yaşlılık döneminin zorlukları, çoğu kez keyifli yönlerini kapatır. Her insanın yaşlılığı farklı seyretse de, bu dönemin tümünü veya bir bölümünü evinde ya da huzurevinde geçirmek isteyenler bu tercihlerinin bedelini ödemek zorunda kalıyor. Hayatın -bir şekilde- dayatması sonucu huzurevine gelen yaşlı insanlar yeni konumlarını kabullenmekte zorlanır. Hakkında onun beyan ettiği kadarıyla bilgi sahibi olsanız da, geleceğine onun cevap verdiği kadar müdahale etseniz de, yıldızlara yaklaştıkça hayatlarının yuvarlak hatlarını keskin-sivri köşelere dönüştüren bu insanlara hizmet sunarken onların ‘dar’alan zamanlarını sündürmenin telaşı sarar insanı” diyor Dokunsan Kırılan Dokunmasan Kuruyan İnsanlar’da, sosyal hizmet uzmanı kökenli yazar Şadiye Dönümcü.
Yönetici olarak çalıştığı huzurevlerinde ya da hayatın içinde tanıdığı -tanımaya çalıştığı- rengâhenk insanlarla tanışıklığımızı sağlıyor yazar; anlattığı hikayelerde. 

‘Zehir bile verseniz...’
Eşini ve çocuklarını öteleyip, mal varlığını başka kadınlarla tüketince huzurevine gelen Nuri Amca “Benimkiler benimle ilgilenmiyor” diye yakındığında, şık ve bakımlı gezen Ayşe Teyze hemcinsleri tarafından ahlaksızlıkla suçladığında, dokuz çocuğunun her birinin evinde ikişer haftalığına bile kalamayınca huzurevine başvuran Mihrali Dede’nin “Zehir bile verseniz, içerim. Yeter ki; burada kalmama izin verin” dediğinde, “Pamuk Dede”nin adının banyo günlerinde görevlilere salladığı yumruklar nedeniyle “Demir” olarak değiştirilmesi önerildiğinde, yatalak eşini evde bırakıp huzurevine gelen Arif Beyin ABD ’deki oğlunun bu durumu öğrenmesinden korktuğu için ev telefonunu kestirdiğini duyduğunda, “Devlet bizi boşuna besliyor. Ölme vaktimiz çoktan geldi, geçti” diyen Kemaliye Teyze’nin karnı ağrısa öleceğini sandığında, Çelebi Amca’nın yazın bile gömleğinin düğmelerini cereyan olur da hastalanırım diye açmadığında “Yaşadıkça daha neler göreceğiz” diyen yazarın anlattıkları da okuyucuyu şaşırtıyor.
Her biri ayrı renkteki “dokunsan kırılan, dokunmasan kuruyan” 33 yaşlı insanın hikâyesini okurken o insanların renkleri size doğru akıyor ve kitap bittiğinde rengâhenk oluyorsunuz adeta.
Kendini martılarla bir tutan Makbuş’la, huzurevinin leydisiyle ve yakışıklısıyla, ebruli renkli Menşure Hanımla, Ragıp Beyle, yüreği spastik olmayan Erkan’la, iki asırda iki büyük aşk yaşayan Efsun Hanımla, kum taneleri arasındaki havuz incisi Eminnoş’la, yaşının acılı halini gizlemek isteyen ya da kendine alışık ve kendiyle barışık adamla, yılların yorgunluğunu kahkahalarıyla atan Kehrüba Teyze’yle, kendini sürgün eden adamla, Dilbahar’la, yüreği altı ay kış altı ay yaz olan kadınla, “gönlünüz ne isterse bahtınız öyle olsun” diyen adamla, hayatının en güzel yaşlarındaki Güleser Abla’yla tanıştığınızda sadece renginiz değişmiyor; zenginleşiyorsunuz da.
Yazarın bir kahramanı diyor ki: Yaşlılık insanın sadece dış görünüşünü değiştirmekle ve fiziksel sorunlar getirmekle yetinmeyip, düşünce yapısını da değiştiriyor. Bilim, insanın ömrünü uzatmaya çalışıyor ya. Benim aklım hiç almıyor bu gelişmelerin yaşlılığın getirisi olumsuzlukları ortadan kaldıracağını ama. Bilim yaşlanmanın hızını azalttı diyelim. Toplum bu konuda duyarsız davranıp, yatırım yapmazsa? Ne yararı olur ki. Aslında yaşlılık bir durum ve hatta politik bir değişim. Çünkü yaşlının konumunu toplumsal inanç ya da gelenekler belirliyor. Belli bir yaşa gelen insana “Sen yaşlısın; çek elini ayağını hayattan” deniyor. Yanlış! Önce bu bakış açısı değişmeli, değiştirilmeli. Bir bak çevrene! Yaşlılar hakları kısıtlanmış bir azınlık değil mi? Yine söylüyorum; yaşlılık politik bir kurum. Daha yaşlanmadan -toplumun bu konudaki önyargıları bizi doğrudan ilgilendirmeden yani- koşullandırılıyoruz yaşlılığa dair.
Dokunsan Kırılan Dokunmasan Kuruyan İnsanlar, toplumun yaşlılığa dair toplumsal önyargılarımızı yıkmaya ve konuya ilişkin koşullandırılmalarımızı ortadan kaldırmaya katkı vereceği bir gerçek.