MAKALE

Ortaya çıkışı, insanlık tarihi ile özdeşleştirilen ve ülkelerin sosyo-ekonomik ve siyasi gelişmişlik düzeylerine göre önemli nedensel farklılıklar arz edebilen yoksulluk olgusunun bütün kesimler tarafından kabul edilen tek bir tanımlamasını yapabilmek oldukça zor hatta imkânsızdır. Her ne kadar ortaya çıkışı ülkeden ülkeye büyük farklılıklar gösterdiği bilinse de; son dönemde yoksulluk ekseninde yapılan çalışmaların, ağırlıklı olarak küreselleşme ve beraberinde getirdiği neoliberal politikalara dikkat çekmeye çalıştığı aşikârdır. 

Yoksulluk sorununun değerlendirilmesinde en önemli kıstasın ne olduğu sorusuna aranacak cevap, sorunun küreselleşme ve neoliberal politikalar ekseninde temellendirilip temellendirilmemesi gerektiği açısından da fikir verecektir. Çünkü yoksulluk sorununa salt olarak ekonomik nitelikli bir bakış açısı ile yaklaşmak, sorunun nedenlerine küreselleşme ve neoliberal söylemlerinin eleştirisinden uzaklaşma şansı tanımakta ve daha çok ülkelerin kendi iç dinamiklerine ya da bireysel bazı özelliklere gönderme yapılmasına neden olmaktadır. Buna karşın; ekonomik kıstasların yanında sosyal hakların ve hatta siyasal faktörlerin de göz önünde tutulması ve bu alanda yapılan çalışmaların gün geçtikçe artış göstermesi, sorunu doğrudan doğruya küreselleşme ve beraberinde getirdiği neoliberal politikaların getirdiklerine, daha doğrusu götürdüklerine endekslemektedir. 

Yoksulluk konusuna ilişkin farklı bakış açılarına göre geliştirilmiş üç farklı ölçüm mekanizmasının olduğunu söylenmekte ve bu metotlar; “gelir (income), yapabilirlik (capability) ve kaynaklar (resources)” olarak sıralanmaktadır. Buna göre; kullanım yaygınlığı açısından diğerlerine göre ön plana çıkan gelir ölçütü, Dünya Bankası’nın tercih ettiği ve üzerinde geniş kapsamlı bir uzlaşma olduğu yönünde fikir beyan edilen mutlak yoksulluk tanımlamalarında kullanılan günlük bir veya iki dolarlık ölçüttür. Bir diğer ölçüm mekanizması olan yapabilirlik ölçütü, mutlak yoksulluk tanımlamasının dışına çıkarak, sahip olunan gelirin veya malların tek başlarına taşımış oldukları önemden ziyade, bunların kişilerin hayatlarını değiştirebilme kapasiteleri üzerinde odaklanmaktadır. Son olarak kaynaklar ölçütü ise, kişi başına düşen gelirden tutun da, temel hak ve ihtiyaçları karşılayacak gelire kadar çok geniş bir tabandan hareket etmekte, bir diğer ifadeyle gelir ölçütünden yapabilirliğe kadar uzanan geniş bir perspektif sunmaktadır.

Hangi bakış açısı üzerindeyoğunlaşılırsayoğunlaşılsın, yoksulluğun özü itibariyle insanoğlu açısından üzüntü verici ve aşılması çok da kolay olmayan bir tecrübe olduğu ortadadır. Bu büyük sorunla mücadele verebilmenin yolu, her şeyden önce sorunu ortaya çıkaran temel nedenlerin tespit edilmesi ve bunların reforme edilmesinde yatmaktadır. Sorunun temel nedenleri pek çok farklı çalışmada değişik isimler-konular altında ifade edilebilmektedir. Bazı yazarlar yoksulluğun temel nedenlerini; neoliberal politikalar, demografik yapıdaki değişim, ekonomik krizler ve göç gibi dört temel unsur çerçevesinde değerlendirirken; diğerleri, gelir dağılımındaki eşitsizliklere, hane halkıbüyüklüğü ve yapısına, emek piyasasına ve enflasyona göndermede bulunmaktadır. Ampirik bulgulara dayanan bazı çalışmalarda ise, yoksulluğun nedenleri öncelikli olarak yoksulların kendisinden ve yoksulların dışından kaynaklanan nedenler olarak ikili bir yapıda değerlendirilmiştir. Yoksulların kendisinden kaynaklanan nedenler arasında kişisel-patolojik özellikler ve yoksulluk kültürü ön plana çıkarken, yoksulların dışından kaynaklanan nedenler ise genel olarak yapısal-ekonomik, siyasal ve toplumsal nedenler olarak üç temel unsur tarafından şekillendirilmiştir. 

Yoksulluğun kapsamının ve ortaya çıkış nedenlerinin bu denli farklılıklar arz etmesinde, ülkelerin gelişmişlik düzeylerinin, ilgili dönemin, yoksul grupların, ülkeler içindeki yaş, dini inanç, ırk, dünya görüşü, eğitim ve gelir düzeyi gibi unsurların birbirlerinden farklı özellikler sergilemesi yatmaktadır.  Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki 25-30 yıllık “Refah Çağı’nda yoksulluğun nedenleri daha çok ekonomik, sosyal ve yapısal nedenlere dayandırılmışken; 1980’li yıllardan bugüne ise, küreselleşme söylemleri eşliğinde ve sosyo-ekonomik yapıda hâkim görüşü temsil eden neoliberal politikalar çerçevesinde ağırlıklı olarak kişisel nedenlere atfedilmektedir.

Gerçekten de son otuz yıllık periyod, dünyada çok önemli değişikliklerin yaşandığı dönemi temsil etmektedir. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemden 1970’li yılların ortalarına değin yaşanan ve Altın Çağ da olarak adlandırılan dönemin temel argümanını temsil eden ve sosyal devlet uygulamalarına ağırlık veren “sosyal piyasa ekonomisi”; yüksek oranlı ekonomik büyüme, gelir artışı ve istihdamın yaratıldığı bir dönemi temsil etmiştir. Ancak nasıl ki, 1929 ekonomik krizi o güne değin izlenen klasik iktisat politikalarının terk edilmesini ve Keynezyen Refah Devleti modeline geçişi sağladıysa; 1973 ve 1979 yıllarındaki petrol fiyatlarının artışından kaynaklanan bir diğer bunalım da tekrardan devlet müdahalelerinin azaltılması, devletin ekonomik ve sosyal hayata daha az karışacak şekilde küçültülmesi taleplerini ortaya çıkarmıştır. Keynezyen politikaların desteklediği refah devletine ve onun ideolojik altyapısına alternatif olarak ortaya çıkan ve klasik liberal düşüncenin temel argümanı olan piyasa ekonomisinin yeniden modernizasyonu olarak öne sürülen sözde yeni bu yaklaşımın adı neoliberalizmdir. Bu noktada özellikle yoksulluk ekseninde unutulmaması gereken husus ise, neoliberal politikaların, küreselleşme olgusunun temelini teşkil etmesidir. Küreselleşme, hâkimiyetini dünya ölçeğinde genişletme yollarını arayan ulus-ötesi bir neoliberalizm ideolojisidir.

İşte yoksulluk sorunu da, küreselleşme ve onun dünyadaki görünen yüzü olan neoliberal politikaların söylemleri ışığında büyük çapta yankı uyandıran ve ilgi alanı duyulan konuların başında gelmektedir. Neoliberal politikalar eşliğinde dünya kapitalist sistemiyle eklemlenme sürecine giren az gelişmiş ülkelerin hemen hemen tamamı (Türkiye de dâhil olmak üzere) ithal ikameci büyüme modelini terk etmiş; bunun yerine yoksulluk ya da daha geniş anlamda bölüşüm sorunlarının çözümünde de başarılı olacağı varsayılan ve uluslararası aktörler (Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve çokuluslu şirketler) önderliğinde sürdürülen neoliberal politikalara geçiş yapmışlardır.

Yukarıda ana hatlarıyla ifade edilmeye çalışılan temel argümanlar eşliğinde geçen yaklaşık 30 yıllık tecrübe, beklentinin aksine yoksulluk ve bölüşüm sorunlarının çözümünde başarılı olamadığı gibi dünyadaki gelir dağılımı eşitsizliklerinin daha da arttığı bir yapı arz etmiştir. Bu çerçevede gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurum hem sosyal hem ekonomik anlamda daha da açılmıştır. Zaten küreselleşme ve neoliberal ekseninde yapılan yoksulluk eleştirileri de, tam bu noktadan çıkış yapmakta ve giderek artan bir şekilde devam etmektedir. 

Küreselleşme ve neoliberal politikalarla birebir ilintilemeye çalışıldığı görülen yoksulluk olgusu, temelde iki farklı veri sağlayıcısı ve politika üreticisi konumunda bulunan uluslararası kuruluşlar tarafından da yoğun ilgi görmektedir. Bunlardan bir tanesi; küreselleşmenin yoksulluk üzerinde olumsuz etkiler yarattığı görüşünü savunan ve yoksulluk kavramına çok boyutluluk getiren yoksunluk ve buna dayalı olarak İnsani Gelişmişlik Kriteri’ni ortaya koyan Birleşmiş Milletler iken; bir diğeri ise BrettonWoods kurumu olarak Uluslararası Para Fonu ile ortak strateji izleyen ve özellikle mutlak yoksulluk üzerine vurgu yaparak yoksulluğu gelir düzeyine indirgemeye çalışan Dünya Bankası’dır. Bu çerçevede bilimsel araştırma ve makalelerde yahut diğer uzmanlık araştırmalarında görülen genel eğilim de, küreselleşmenin yoksulluk üzerinde olumsuz etkileri olduğunu savunan kesimin UNDP rakamlarını; buna karşın küreselleşmenin olumsuz etkilerinden çok olumlu bir takım etkiler yarattığını iddia edenlerin ise Dünya Bankası rakamlarını tercih ettikleri doğrultusundadır.

Dünya Bankası her ne kadar göreli yoksulluk tanımını yapıyor da olsa raporlarında gelir yoksulluğuna dayanan mutlak yoksulluk tanımlarından yararlanmakta ve yer vermektedir. Bu doğrultuda gelir yoksulluğu çizgisi olarak günlük geçinmenin maliyetini 2007 ve öncesine kadar 1 $, 2008 yılı itibariyle ise 1.25 $ ve 2$ kıstaslarıyla göstermektedir ki bu rakamlar gerçekten de açlık sınırı ile ifade edilebilecek orandadırlar. Raporlarında dünyayı 6 bölgeye (Doğu Asya ve Pasifik, Avrupa ve Orta Asya, Latin Amerika ve Karayipler, Orta Doğu ve Kuzey Afrika, Güney Asya, Sahra Altı Afrika) ayırdığı görülen Dünya Bankası’nın ilgili verilerine bakıldığında dahi dünyadaki yoksulluğun büyüklüğü tartışmasız bir şekilde ortaya konulmaktadır. Dünyada 2008 yılı itibariyle yaklaşık 1,3 milyar insanın günde 1.25 $’ın altında bir gelirle yaşadığı görülmektedir. Bu, dünya nüfusunun yaklaşık olarak %22,4’lük bir kesimi anlamına gelmektedir. 

Bölgesel olarak bakıldığında ise, yine 2008 yılı itibariyle Doğu Asya ve Pasifik nüfusunun %14,3’ünün, Avrupa ve Orta Asya’nın %0,5’inin, Latin Amerika ve Karayipler’in %6,5’inin, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın %2.7’sinin, Güney Asya’nın %36.0’ının, Sahra Altı Afrika’nın ise %47.5’inin günde 1.25$’ın altında bir gelirle hayata devam ettiği görülmektedir. Şühpesiz ki bu oranlar günlük 2$ çerçevesinde ele alındığında çok daha vahim bir tablo ortaya çıkmaktadır. Sırasıyla, Doğu Asya ve Pasifik’in %33,2’sinin, Avrupa ve Orta Asya’nın %2,2’si, Latin Amerika ve Karayipler’in %12.4’ü, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın %13.9’u, Güney Asya’nın %70.9’u, Sahra Altı Afrika’nın ise %69.2’sinin günde 2$’ın altında bir gelir elde ettikleri görülmektedir.  

Dünya Bankası’nın sadece $ geliri ile sınırlandırmaya çalıştığı yoksulluk sorununu bu dar çerçeveden çıkarmak ve daha anlaşılır kılmak için çaba harcayan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, yoksulluğu hayat boyu sağlık, yaratıcı bir hayat, ortalama bir hayat standardı, özgürlük, kendine güven ve saygınlık gibi insani gelişme için zorunlu olan fırsatlardan mahrum olma şeklinde tanımlamaktadır. Bu doğrultuda doğrumda yaşam süresi beklentileri, okullaşma oranları, kişi başına düşen gelir, reel satın alma gücü gibi sosyal nitelikli ve çok boyutlu göstergelerden yola çıkarak Beşeri Kalkınma İndeksini oluşturmakta ve insani gelişme derecesinin ölçülmesinde temel oluşturmaktadır. 

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Temmuz 2010 itibariyle yeni bir yoksulluk indeksi geliştirmiştir. Çok Boyutlu Yoksulluk İndeksi (MultidimensionalPoverty Index) adı verilen bu yeni indekste sağlık, eğitim ve temel yaşam standartları adları altında üç temel boyut ve bu boyutlara ait 10 gösterge yer almaktadır. Sağlık boyutunda, beslenme ve çocuk ölüm oranları; eğitim boyutunda okullaşma oranları ve eğitim kurumlarına kayıtlı çocuk sayısı ve son olarak da temel yaşam standartları boyutunda ise yemek hazırlamak için tüp vb. enerji tedariki, tuvalet ve temiz su ihtiyacının karşılanması, elektrik, yaşamsal alan ve sahip olunan varlıklar bulunmaktadır. “Sürdürülebilirlik ve Eşitlik: Herkes İçin Daha İyi Bir Gelecek” adını taşıyan 2011 İnsani Kalkınma Raporu’na göre 0-1 arasında değişin rakamlar çerçevesinde en gelişmiş insani gelişme derecesine sahip olan ilk beş ülke sırasıyla; Norveç (0.943), Avustralya (0.929), Hollanda (0.910), Amerika Birleşik Devletleri (0.910) ve Yeni Zelenda (0.908) iken; en düşük insani gelişme derecesine sahip olan ülkeler ise, Kongo Cumhuriyeti (0.286), Nijer (0.295), Burundi (0.316), Mozambik (0.322) ve Çad (0.328)’dır (UNDP, 2011: 127-130). Türkiye, sahip olduğu 0.443 puanla oldukça kötü bir görüntü çizmekte ve 92. sırada yer almaktadır. Çok Boyutlu Yoksulluk İndeksi ’ne göre, yukarıda ifade edilen üç temel boyut çerçevesinde dünyada yaklaşık 1.7 milyar insanın yoksulluk sınırları içerisinde yaşamaya devam ettiği ve bunun da dünya nüfusunun yaklaşık %33’ünü oluşturduğu görülmektedir. 

İster Dünya Bankası’nın isterse de Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın istatistikleri göz önünde tutulsun; dünyada çok ciddi bir yoksulluk sorunun var olduğu ve bu sorunun kısa bir zaman dilimi içerisinde çözülmesinin de mümkün olmadığı görülmektedir. Dolayısıyla, 1980’li yıllardan itibaren günümüze değin küreselleşme sürecinin bir uzantısı olarak uygulanagelen neoliberal politikaların bu sorunu ortadan kaldırabileceğine ilişkin bir veriye rastlanamamaktadır. Üstelik bu politikaların, sadece sistem haricindekiler (açık ve gizli işsizler) için değil, sistem dâhilinde olanlar yani hâlihazırda çalışanlar açısından da giderek kötüleşen bir ortam meydana getirdiği ve nam-ı diğer “çalışan yoksulların” yaygınlaşmasına neden olduğu açık bir şekilde görülmektedir. 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

BUĞRA, Ayşe; Yoksulluk ve Sosyal Haklar, Sivil Toplum Geliştirme Merkezi Derneği Raporu, 2005.

KORAY, Meryem;  “Büyüyen Yoksulluk -Yoksunluk Sorunu ve Sosyal Hakların Sınırları”, İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, No:42, Mart, 2010, ss. 1-31.

ÖZDEMİR, Süleyman; Küreselleşme Sürecinde Refah Devleti, 2. bs., İstanbul, İstanbul Ticaret Odası Yayınları, İTO Yayın No: 2007-57, 2007. 

ŞENSES, Fikret; Küreselleşmenin Öteki Yüzü: Yoksulluk, 4. bs., İstanbul, İletişim Yayınları, 2006.

UNDP; Human Development Report 2011: SustainabilityandEquity: A BetterFutureForAll, New York, MacmillanPublishers Limited, 2011.

İnternet Erişim Adresi (Çevrimiçi):http://data.worldbank.org/topic/poverty, (10.04.2012).

 
Yazarın Diğer Makaleleri...