MAKALE

‘Yoksulluk Kültürü’ Yerine ‘Yoksulluk ve Zenginlik Adâbı’

Aydınlanma düşüncesi ile birlikte, daha önce var olan ‘insanı, tabiatı ve Tanrı’yı anlama’ derdi, ‘insanı, tabiatı ve Tanrı’yı kontrol etme’ye evrilmiştir. Böylece fizik, metafizik, matematik, kimya ve benzeri ne kadar (b)ilim varsa, hepsi bu yeni derdin enstrümanları olarak iş görmeye başlamıştır. Bu yeni derdin ürünü olarak iktisat, sosyoloji, psikoloji, antropoloji gibi yeni (b)ilimler de devreye sokulmuştur. Şehirler de bu yeni dert ve enstrümanların en belirgin şekilde kendini gösterdiği zeminler olarak varlığını sürdürmüştür. Daha önce, bir ‘anlam’ dairesi içerisinde algılanan şehirler, yeni derdin ürünü olarak ‘kontrol’ dairesi üzerinden konumlandırılır olmuştur: ‘En iyi şehir, ruhu, kültürü, sanatı, estetiği, ahengi olan değil; en iyi kontrol edilen şehirdir’ artık!

Bu çerçevede, konumlandırma çabaları, şehri oluşturan aktörlerin de konumlandırılması sonucunu doğurmaktadır elbette. Francis Bacon’un ‘doğayı kontrol etmeyi refah ve mutluluk için ön şart’ (Whitfield, 2008: 163) olarak görmesine paralel bir şekilde, şehrin refahı için, bir şekilde şehrin aktörlerinin kontrol edilmesi, yani belirli bir konumlandırmaya maruz kalmaları gerekmektedir. Şehrin refahı dendiğinde ise zengin-yoksul ikiliği ister istemez akla gelmektedir. O halde, şehrin aktörlerinden ikisi olan zengin ve yoksul, şehirde nasıl konumlandırılmalıdır?

Evet, şehirlerde ama az ama çok yoksulluk var olmuştur ve olagelmektedir. Mesele, niye bu yoksulluğun var olduğu noktasında düğümlenmektedir. ‘Niye’ sorusu, varoluşsal bir soru olması hasebiyle, aynı zamanda bir zihniyet tarama sorusudur. Yoksulluk ile ilgili liberal zihniyet bu konuda keskin görüşler sergilemektedir ve hemen hemen tüm görüşler, ‘yoksulluk kültürü’ kavramsallaştırmasını çağrıştıracak şekilde serdedilmektedir.

Mesela Adam Smith’e göre yoksulluk, yoksulların kendi kusurlarıdır; kendileri yoksulluk üretmektedir. Çünkü yoksullar, yoksulluğu faziletli bir şey olarak algılamaktadır. Bu sebeple yoksulluğa düşen bir insan, yoksulluktan zevk bile alabilmektedir. Dolayısıyla yoksulluk, yoksulların kendi ellerinde yoğrulan bir meseledir (Smith, 2004: 240, 333; Smith, 1976: 138). Hal böyle olunca Smith, yoksulluktan çıkış yolu olarak, yoksulların zenginler gibi çalışmaları gerektiğini söylemektedir. Yoksa zenginlerden alıp yoksullara vermek, ahlâkî açıdan kabul edilebilir bir hareket değildir. Bu bakımdan, zenginden vergi ve benzeri yollarla alıp yoksullara vermek gibi devletin (veya diğer resmi kurumların) bir görevi kabul edilemez (Vaughan, 2009: 84, 89).

Friedrich A. Hayek, böyle bir dağıtım olması durumunu ‘kendinden iyi durumda olanlardan hoşlanmamak veya açıkçası kıskançlık’ (Hayek, 1995: 136) olarak addetmektedir. Hayek için gelirin dağıtımı (distribution) yoktur, varsa ancak gelirin dağılımından (dispersion) söz edilebilir (Hayek, 1999: 180). Çünkü kendinden işleyen bir piyasa adaleti vardır ve bu mekanizmada zenginlik dağılmaktadır. Bu kendiliğinden işleyen mekanizmaya/konuma müdahale etmek, zenginlere müdahale etmektir ki, bu en büyük adaletsizliktir.
 
Robert Nozick de benzer bir yerde durmaktadır: Başkalarının refahını sağlamak için yeniden dağıtım görevi üstlenilemez (Buchalan & Mathieu, 1986: 35). Çünkü zenginlerin varlıklarının alınıp mesela devlet eliyle yeniden dağıtılması, zenginleri ‘zorla çalıştırmak’ demektir (Erdoğan, 1999: 354). Bu ise, adaletsizliktir ve ahlâksızlıktır.
Liberal zihniyetin yoksulları konumlandırdığı alan, görülebildiği üzere, onları ‘sorunlu’ gören bir alandır. Sorunlu olanın, yeni sorunlu alanlar üretmemesi için ‘kontrol edilmesi’ en doğru olanıdır! Dolayısıyla liberal zihniyet için şehirde yoksulluğun varlığı, bir yandan yoksulların kendi sorunudur bir yandan da anlaşılabilir olmaktan çok ‘kontrol edilebilir’ olmak durumundadır. Aksi halde, yoksullar zarar verirler! Çünkü ‘yoksulluk kültürü’, böyle bir zemin yaratmaktadır! Bu bakımdan, mesela yoksullar ile ilgili herhangi bir (b)ilimsel çalışma yapmak, onları daha iyi anlamak için değil, daha iyi kontrol etmek için gereklidir.

Liberal zihniyetin bu tarz yaklaşımına sert bir eleştiri, neo-marksist bir yaklaşım olan bağımlılık teorisi üzerinden yapılmaktadır. Teori, yoksulluğun sebebinin geleneksel ya da kültürel bir zeminde değil, aksine egemen olanların zenginliklerinin uzantısında aramaktadır. I. Wallerstein’in merkez-çevre yaklaşımı üzerinden ifade edilecek olursa, merkezde olanların zenginlikleri sadece kendi iç dinamikleri sonucu değildir, çevreyi sömürmelerinden ileri gelmektedir. Çevre’nin insan gücü ve hammaddesi merkez tarafından ucuz bir şekilde kullanılmaktadır, yani sömürülmektedir. Bu anlamda çevre’dekiler, pazar konumunda ‘bağımlı’dırlar ve merkezin neye ihtiyacı varsa ona göre hareket etmek durumundadırlar (Kurt, 2009: 99). Bu yaklaşımın devlet bazındaki manası, sanayileşmiş ülkelerin daha da zenginleşmelerinin ‘geri-kalmış’ pozisyondaki ülkeleri sömürmelerinin ürünü olduğu şeklindedir. Bu sebeple bir yandan zenginleşme oldukça diğer yandan da yoksulluk artacaktır (Mapp, 2008: 13). Birey bazındaki karşılığı ise zenginlerin zenginliklerinin artması ile yoksulların daha da yoksul hale gelecekleridir. Bu yaklaşımın şehre uyarlanması da benzer olacaktır: Şehirdeki zenginlerin zenginlikleri, yoksulların sömürülmesinden kaynaklanır. Dolayısıyla bağımlılık teorisine göre, özetle, yoksulların yoksullukları kendi ‘kültür’ havzalarının ürünü olmaktan çok, hegemonik sömürücü kültürün bir sonucudur. Marksist ifade ile söylenecek olursa, kapitalizmin yapısal sorunudur; kapitalist kültür var oldukça, yoksulluk (gittikçe artan bir şekilde) var olacaktır. Marks, bu yapısal hali işçinin sömürülmesi üzerinden ele almakta ve şöyle demektedir: ‘İşçi, kapitalist kazandığı zaman zorunlu olarak kazanma[makta], ama onunla birlikte zorunlu olarak yitir[mektedir].’ (Marks, 2003: 16)     

Kanaatimizce iki görüş, haklı yönlere sahiptir ama haklı yönlerini aşırı genellemeler yaparak totalci bir yaklaşımla mutlak hüküm olarak ileri sürmektedir. Liberal zihniyet açısından bakıldığında, örneğin yoksulların bazı ‘risk alanları’na sahip oldukları doğrudur. Mesela, yoksulların, almış oldukları sosyal yardım ve benzeri destekleri istismar etmeleri ve bu destekler üzerinden hayatlarını devam ettirmeyi alışkanlık haline getirmeleri ve dolayısıyla tembellik ile karşı karşıya kalabilmeleri mümkündür. Ancak bu durum, liberallerin ileri sürdüğü gibi yoksulların yerleşmiş bir kültürü değildir, sadece yoksullar için bir ‘risk alanı’dır. Bu bakımdan, ‘muhtemel’, başka bir şeydir; ‘vaki olması’, başka bir şeydir. Bu sebeple düşünülmesi gereken nokta, muhtemel olanın vaki olmasını engelleyen bir ‘yoksulluk adâbı’dır.

Neo-markistlerin ileri sürdüğü görüş de ilk etapta haklı yönlere sahip görünmektedir. Zira bu görüşe göre, yoksulluk ‘dışsal’ sebeplerle ortaya çıkmakta ve devam etmektedir. Gerçekten de yoksulluğun sebeplerinden biri, yoksulların dışında bir alan ile ilgilidir. Ama ‘yoksulluğun sebeplerinden biri’dir sadece bu dışsallık. Yoksa bütün bütün sebepleri dışarıda aramak, liberallerin yoksulların risk alanlarının olduğunu görmeyen uç noktadaki duruşlarına karşılık, diğer bir uç noktada durmak anlamına gelmektedir. Böyle bir uç noktada durmak, bir şehrin ruhunun olmadığını ve belki de şehrin ölü olduğunu söylemekle eşdeğerdir. Zira bu uç nokta, şehirdeki zenginlerin ta baştan hepsinin kapitalist ve ruhsuz olduklarını ön-kabul olarak ele almaktadır. Hâlbuki örneğin (velev ki şehir kapitalist olsun!), şehrin içinde ‘konumlanan’ zenginlerin bir kısmının bile, örneğin zekâtlarını titizlikle verdikleri, üstüne fazlaca sadaka ve yardımlarda bulundukları biliniyorsa, burada totalci bir yaklaşım sergilenmesi hata olacaktır. Zira bir şehri kapitalist yapan esas unsur, zenginlerin ‘nasıl bir halet-i ruhiye içinde oldukları’, yani kendilerini nasıl konumlandırdıklarıdır. Bu nedenle, dikkat edilmesi gereken nokta, zenginliğin kapitalistlikle eşdeğer olduğu görüşü yerine bir ‘zenginlik adâbı’nın var olduğudur, olması gerektiğidir.

Bu noktada, kanaatimizce, yoksulları ‘yoksulluk kültürü’ riskinden uzak tutacak, zenginleri de kapitalist damgasından kurtaracak bakış, yoksulluğun da zenginliğin de bir adâbının olduğunu bilmek ve bu adâb üzere olmaktan geçmektedir.

İnsan, yardıma muhtaç olabilir, hatta yardıma muhtaç bir şekilde doğabilir. Bu durum, ‘insan olmak’ bakımından özsel bir sorun olarak görülemez. Sorun, yardım almayı hayat biçimi haline getirmek; yardım yapan aktörleri (devlet, belediyeler, sivil toplum, bireyleri vb.), bu hayat biçimlerinin devamı için istismar etmek, yani ‘risk alanından vaki alana kaymak ve oradan çıkmak istememek’tir.

Diğer taraftan, başka bir insan da zengin olabilir. Bu zenginlik, meşru yollardan olduğu müddetçe yine özsel anlamda sorun teşkil etmez. Ama zenginliği sömürü çarkının bir parçası olarak, yani gayr-i meşru olarak elde etmek ve bu tarz bir zenginliği, yoksullara yardım yapmak üzerinden sadece kendi zenginliğini devam ettirmek için bir nevi reklam ve güç aracı olarak kullanmaktır, sorunlu olan. Böylece zenginlik yolu ile, bir nevi diğer insanlar üzerinde hüküm sürmek söz konusu olmuş olur. İmam Gazâlî, bu tarz bir durumu ‘ilahlık eğilimi’ olarak görmektedir. Ona göre, insan ilah gibi eşsiz ve rakipsiz olmak ister. Ancak bu imkâna sahip olamayacağı için, böyle bir eğilimini dünyanın varlıklarına hâkim olmak suretiyle gidermeye kalkışır. Böylece insanlar üzerinde, mal çokluğu yolu ile bir hüküm sürme girişimi baş gösterir (Özel, 1995: 22). İşte sorunlu olan zenginlik budur.
Yoksulların ve zenginlerin bu tarz sorunlu alanlara düşmemeleri için gerekli olan şey yoksulluk adâbı ve zenginlik adâbıdır.

Yoksulluk adâbının bir yönü, yoksulların kendilerini ‘nasıl’ görmeleri gerektiği ile ilgilidir. Yoksul, yoksul olmanın ‘özsel’ anlamda kötü olmadığının idraki içinde olmalıdır ki, aşağılık kompleksi oluşmasın, bu sebeple de yoksulluk kanıksanmış olmasın ve içinden çıkılamaz duruma düşülmesin. Başka bir ifade ile yoksulda, yoksul olmanın kişiyi insan olmaktan, insanlıktan alıkoymadığı şeklinde özsel bir inanç gereklidir. Aksi halde yoksulluk patolojik bir hal alır ve asıl olması gereken ‘yoksulluktan kurtulma gayreti’ ve ‘çalışma şevki’ yok olabilir. Yoksulluk adâbının diğer yönü ise yoksulların, yoksul olmayanları ya da zenginleri nasıl görmeleri ve onlarla nasıl ilişki kurmaları gerektiği ile alakalıdır. Yoksul olan, veren elin alan elden üstün olduğunu bilerek ve mümkün olduğunca alan el olmaktan çıkma gayreti içinde bulunarak, veren elin verme fiillerini istismar etmemelidir ki, adâb oluşsun.
 
Zenginlik adâbında ise, zenginliğin ne olmadığının bilinmesi önemlidir. Bilinmesi gereken, zenginlik adâbının, maddi kazancın putlaştırılmasını, zenginliği zevk için tüketime dönüştürmeyi ve egoizmin tatmini olan bir zemin olmasını kabul etmediğidir. Mesela zenginlik adâbı, (Smith’in gördüğü gibi) servetin bir uygarlık durumu olarak (Yeatman, 2004: 81) görülmesini kabul etmez. Zira böyle bir uygarlık durumu, insanı sınırsız ve zapt edilemez bir fayda/kazanç temayülü içine getirmektedir. Bu, kazançtan başka hiçbir değer taşımayan ve Sombart’ın işaret ettiği ‘altına sahip olabilmek için ortaya konan amansız mücadeleyi ve para tutkusunu akla getiren (2008: 35, 40, 42) bir zenginliktir ki, buna zenginliğin putlaştırılması diyebiliriz. Zenginliğin putlaştırılması, beraberinde gelecek korkusunu da getirmektedir. Zira her put, yok-olucudur!

Bu anlamda Gazâlî, korkan insanın, kötümser olacağını, bu sebeple var olan ihtiyaçlarını karşılasa bile, uzun hesaplar yapacağını söylemektedir. Bu, insanın hatırına, ihtiyacı¬na yeten malın telef olabileceği ve başkasına muhtaç du¬ruma düşebileceğini getirmektedir. Bir kere, bu hatıra gelmesi durumunda da insanın içine korku dolmakta ve korkunun verdiği rahatsızlığı, herhangi bir afet halinde başvurabileceği başka bir malı¬nın da olduğunu bilmekten ileri gelen bir güvenlik duy¬gusu nedeniyle, başka şey dindiremez olmaktadır. Böylece bu insan, geleceği için beslediği korkudan dola¬yı, sürekli uzun bir ömrü ve ihtiyaçları, malla¬rın afetlere maruz kalma olasılığını hesap edip durmaktadır. Sonuçta bu hal, bu insanın korkusunun tek çaresi ola-rak gördüğü, ihtiyaçtan fazla mal toplamakla neticelenmektedir (Özel, 1995: 21). Erich Fromm, Gazâlî’yi teyit eder bir ifade ile ‘korkak … insan, … korkak olduğu için birşeyleri tüketmek zorundadır’ (Fromm, 1996: 85) demektedir.

İşte bu sebeple zenginlik adâbı, tüketim hastalığını kabul etmez. Marks, biriktirmeyi liberal-kapitalist ahlâk için bir zevk olarak addetmektedir ve buna ‘perhiz teorisi’ adını vermektedir (Marks, 1982: 740-741). Ama artık söz konusu olan bir biriktirme değil, var olan (veya olmayan) herşeyin ‘harvurulup harman savrulması’dır. Zenginlik adâbı, bu tarz bir tüketim hastalığını reddeder; çünkü bu durum, Aristo’nun tabiri ile ‘kendisi için istenen bir şey’ yani ‘daha değerlisi olmayan’ anlamına gelmektedir. Ki bu, zenginlikle insan olmayı eşitleyen bir özsel hata olur. Platon’un gözüyle bakılırsa böyle bir hal/hata, ‘kölelik’tir, Tönnies içinse ‘kimliksizlik’tir. İşte zenginlik adâbı, bu tarz patolojilerden uzak olmayı gerektirir.

Bu çerçevelerden bakıldığında, eğer bir ‘şehir ruhu’ isteniyorsa, o şehrin sakinlerinden olan zengin ve yoksul kesimin ‘adâb’ üzere olması gereklidir. Çünkü adâb, anlamayı, anlamlandırmayı, kavramayı, kuşatmayı sağlar. Eskimeyen bir ifade olarak söylendiği üzere ‘edeb/adâb ile gelen lütufla döner’in işaret ettiği hususa bakıp, şehirdeki yoksulların ve zenginlerin ‘adâb üzere konumlandırılmaları’, geri dönüşler bakımından şehir için lütuf olacaktır. Lütufsa, içinde kültürü, sanatı, estetiği barındıran bir ruh halinin uzantısıdır. 

Faruk Taşçı, Yard. Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü

Bu yazı ŞEHİR DÜŞÜNCE DERGİSİNDE Yayınlanmıştır.


Kullanılan Kaynaklar
Buchalan, Allen & Deborah Mathieu (1986), “Philosophy and Justice,” Justice: Views from the Social Sciences, Eds. Ronald L. Cohen, New York, Plenum Press, p. 11-45.
Fromm, Erich (1996), Çağdaş Toplumların Geleceği, Çev. Gülnur Kaya & Kaan H. Ökten, İstanbul, Arıtan Yayınevi.
Hayek, Friedrich A. (1999), “Liberal Bir Sosyal Düzenin İlkeleri,” (Çev. Atilla Yayla) Sosyal ve Siyasal Teori: Seçme Yazılar, 2.bs., Ed. Atilla Yayla, Ankara, Siyasal Kitabevi, s. 171-185.
Hayek, Friedrich A. (1995), Kanun, Yasama Faaliyeti ve Özgürlük II: Sosyal Adalet Serabı, Çev. Mustafa Erdoğan, İstanbul, Türkiye İş Bankası Yayınları.
Kurt, Abdurrahman (2009), İslam Çalışma Ahlâkı, Bursa, Emin Yayınları.
Mapp, Susan C. (2008), Human Rights and Social Justice in a Global Perspective: An Introduction to International Social Work, New York, Oxford University Press.
Marks, Karl (2003), 1844 El Yazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe, Çev. Kenan Somer, Ankara, Eriş Yayınları.
Marks, Karl (1982), Capital-I, 3rd Ed., Trans. Ben Fowkes, London, Penguin Books.
Özel, Mustafa (1995), İktisat, Siyaset ve Din: Seçme Yazılar, İstanbul, Yeni Şafak Kültür Kitaplığı.
Smith, Adam (2004), The Theory of Moral Sentiments, Ed. Knud Haakonssen, UK, Cambridge University Press.
Smith, Adam (1976), An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations-I,  Ed. R.H. Campell & A.S. Skinner, Indiana, Oxford University Press.
Sombart, Werner (2008), Burjuva: Modern Ekonomi Dönemine Ait İnsanın Ahlakî ve Entelektüel Tarihine Katkı, Çev. Oğuz Adanır, Ankara, Doğu Batı Yayınları.
Vaughan, Sharon K. (2009), Poverty, Justice, and Western Political Thought, UK, Lexington Books.
Whitfield, Peter (2008), Batı Biliminde Dönüm Noktaları, Çev. Serdar Uslu, İstanbul, Küre Yayınları.
Yeatman, Anna (2004), “Social Policy, Freedom and Individuality,” Australian Journal of Public Administration, Vol. 63, No. 4, December, p. 80-89.

 
Yazarın Diğer Makaleleri...