MAKALE

Bizim toplum olarak sosyal ilişkilerimizin, komşuluklarımızın ve bir arada yaşama kültürümüzün temelinde; veren el olmak, komşusu aç iken tok olmamak, kendimiz için istediğimizi herkes için istemek, kendimiz için istemediğimizi de hiç kimse için istememek ve diğer gamlık (empati) gibi değerler bulunmaktadır. Kısacası, bizim medeniyetimizin odak noktası insandır.

Ecdadımız; evrenin özü kabul edilen insanın ihtiyaçlarını gidermeyi mesele edinmiş,  insan ve toplumla ilgili bu değerleri kendi içerisinde yaşatmış ve bu değerleri bir nevi kurumsallaştırmış veya bu değerleri ayakta tutacak ve nesilden nesile devamını sağlayacak kurumlarkurmuşlardır. Bu kurumlar bir nevi, devletin sivil gücü olmuştur. Bu kurumsallaşma, yani “Vakıf Medeniyetimiz”Büyük Selçuklu Devleti’nin büyük veziri Nizamı Mülk’le başlamış,bilhassa Osmanlılarda da vakıfların tüzel kişiliği geliştirilmiş ve gayeleri de çeşitlendirmiştir. Ancak günümüzde her alanda olduğu gibi; değerlerimizde, sosyal ilişkilerimizde, medeniyetimizde ve tarihi anlayışımızda da bir erozyon söz konusudur. Birçok değeri hatırlamak veya hatırlatmak,  “Belirli Gün ve Haftalar “ adı altında sadece belli günlere veya haftalara hasredilmiş, bir nevi kapsama alanları da, uygulama zamanları da daraltılmıştır. Bu da değerlerimizin; sanki mevsimler gibi geçici olduğu anlayışını getirmiş, gençliğimizde bu sebeple değerlerimizi yeterince tanıyamamış ve anlayamamıştır. Tanınmayan ve anlaşılmayan bu değerler de, gençlerimizin hayatında bir yer bulamamıştır.

Bu değerlerimizden birisi de bizim “Vakıf Medeniyetimizdir”. Bu yazımda da; Vakıf, vakıf medeniyeti, vakıfların tarihimizdeki yeri ve sadaka taşlarımızdan söz etmeye çalışacağım.

Vakıf (vakf) kelime anlamı itibariyle “bir şeyi daimî olarak durdurmak” demektir. Bu ‘durdurma’ manasından genişleme yoluyla vakıf kelimesi, “bir malı mülkiyetten çıkarıp çıkarlarını müebbeden bir hayır işine tahsis ederek saklamak” şeklindeki terim anlamını kazanmıştır. Böylece İslam hukuk metinlerinde dinî bir mesele haline gelen vakıf, malî ibadetler arasında zikredilir. Vakfın kanunî anlamı ise kurum olarak vakfı tarif eder: Bir mülkü kamunun menfaatine veya bir hayır işine te’bîden, yani devamlı olarak terk eylemek.

Ancak vakfın kelime anlamındaki ‘hapsetmek’ veya ‘durdurmak’ fiilini şu manada anlamak gerekir: Bir malı alım-satımdan alıkoyup (durdurup) menfaatini devamlı olarak fakirlere tayin etmek. Bir başka deyişle, bir malın-mülkün alım-satımından doğan faydasını, ona sahip olan açısından durdurmak ve ona ihtiyacı olan başkalarına devamlı olarak tahsis etmek. Vakfın kelime anlamından çıkardığımız sonuç bu.

İnsanlar; toplumun ihtiyaç hissettiği her alanda bir araya gelerek, hayır müesseseleri olan vakıflar kurmuşlar, bu vakıflar üzerinden medeniyetin en hakiki taşıyıcıları olmuşlardır. Meselâ talim ve terbiye merkezleri medreseler, camiler, hastahaneler, şifahaneler, kervansaraylar, misafirhaneler, yetimhaneler inşa ederek dayanışma temelli hizmet üretmişlerdir.Vakıflaşma perspektifi o derece geniş tutulmuş ki, fakir kızların çeyizlerini tedarik etmek, yaralı kuşları tedavi etmek, hamallar dinlensin diye onlara oturma taşları yapmak, su ve spor gibi sahalara varıncaya kadar geniş bir zeminde hizmet sahaları üretmişlerdir. Muhteşem bir sivil irade, bir sivil dayanışma, bir inisiyatif toplumu örgütlemiş ve toplumu sorunların çözülmesinde adres kılmıştır. Toplum, devlete müracaat etmeden bu kurumlar üzerinden birçok ihtiyaçlarını görmüştür. Vakıflar toplumun ahlâk algısını, estetik kaygısını hizmet sahalarına da yansıtarak etik ve estetiği buluşturmuştur. 

Vakıfların; Sosyal çatışmayı engellemesi, gelir-servet dağılımını düzenlemesi, sosyal ilişkileri düzenlemesi, istihdamı artırıcı etkisi, yabancılaşmayı önleyici etkisi, sosyal bütünleşmeye etkisi gibi birçok sosyal fonksiyonu da vardır.

Vakfın Osmanlı toplumunda hayatı şekillendirme aracı olarak kritik rolünü, eski medeni hukuk hocalarından Esat Arsebük’ün şu satırları yeteri berraklıkta ortaya koymaktadır:

Vakıflar sayesinde bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf beşikte uyur, vakıf mallardan yer ve içer, vakıf kitaplardan okur, vakıf bir okulda hocalık eder, vakıf idaresinden ücretini alır, öldüğü zaman vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü.

Vakıfların sosyal hayatın şekillenmesi üzerindeki bu yaygın etki, yabancı seyyahların Osmanlı dünyasını bir tür “vakıf cenneti”ne benzetmelerine yol açmıştır. Zira darülhadis, darülkurra gibi İslamî ilimlerin tahsil edildiği kurumlar birer vakıf olduğu gibi sibyan mektepleri, idadiler, rüşdiyeler, darülfünun (saraydaki Enderun Mektebi hariç) hepsi vakıftır. Sağlık hizmetleri (hastaneler, şifahaneler) birer vakıf olarak hizmet vermiştir. Aynı şekilde su, kanalizasyon gibi belediye hizmetleri de vakıfların kapsama alanına girmiştir. Hatta İstanbul’da halen faal bulunan Vakıf Menba Suları İşletmesi, bu eski su vakıflarından bir numune olarak aramızda yaşamaya devam etmektedir.

Evliyâ Çelebi’nin Sokullu Mehmed Paşa vakfiyesindeki misâfirhâne ile alâkalı vermiş olduğu şu mâlumat ne kadar güzeldir:

“… Eğer gece yarısı taşradan misâfir gelirse kapıyı açıp içeri alalar. Hazırda bulunandan yemek ikrâm edeler. Fakat cihan yıkılsa geceleyin içerden dışarıya bir kimse bırakmayalar.

Sabahleyin ayrılma vakti geldiğinde de hancılar tellâllar gibi:

“-Ey ümmet-i Muhammed! Malınız, canınız, atınız ve elbiseleriniz tamam mıdır, bir ihtiyacınız var mıdır?” diye nidâda bulunalar. Misâfirler hep birden:

“- Tamamdır. Allah Teala, hayır sahibine rahmet eyleye!” dediklerinde, kapıcılar şafak vaktinde kapıların iki kanadını açarak:

“- Gafil gitmeyin! dikkat edin, bisatınızı kaybetmeyin! Tanımzdığınız kimseleri arkadaş edinmeyin! Yürüyün, Allah kolay getire!…” diye duâ ve nasîhat ile uğurlayalar.“

Bir mü’minin rûhî derinliğini gösteren Nakîbü’l-Eşrâf Es’ad Efendi‘nin şu vakfiyesi de, ne kadar câlib-i dikkattir:

“… Kıymetli ve hayırsever devlet adamlarının geçmediği ve geçmeyeceği sokaklara ve iskelelere yerleşmiş olan son derece yaşlı ve fakir kimselere veya bir hastalık sebebiyle iş yapmaya kudreti olmayan âcizlere odun, kömür ve diğer ihtiyaç maddeleri tedârik edile! Kimsesiz ve yoksul kız çocuklarından evlenme çağına gelenlerin de çeyizleri alına!..”

Batılı seyyah Hunke‘nin, müslüman hastahânesinde yatmakta olan bir gencin babasına yazdığı mektubundan aldığı şu bölümler, vakıf hassâsiyetinin gönülleri saran ne kadar bâriz bir misâlidir:

“Babacığım! Benim paraya ihtiyacım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem, hastahâneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye de beş altın verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok. Ama beni burada görmek istiyorsan hemen gel! Canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuşak, çarşaflar bembeyaz, battaniyeler kadife gibi. Her odada çeşme var. Soğuk gecelerde bütün odalar ısıtılıyor. Bizleri tedâvî edenler, çok şefkatli ve merhametli kimseler. Hemen her gün midesi hazmedenlere kümes hayvanları ve koyun kızartmaları veriliyor. Sen de sonuncu tavuğum kızartılmadan önce gel, beraber yiyelim!..”

Diğer yandan Osmanlı’da kurulan yirmi altı bin küsûr vakfın bin dört yüz küsûr kadarının hanımlar tarafından kurulmuş olması da, ayrıca câlib-i dikkattir.

Sadaka taşlarına gelince; Sadaka taşları,  bizim medeniyetimize özgü bir uygulamadır. İyiliğin, paylaşmanın yeryüzündeki en nezih, en zarif, en güzel tezahürüdür. Cömertliğe (sehavet) farklı bir yorum getirilmiştir sadaka taşlarıyla. Gönül insanı olan âlicenap ecdadımız burada da farklılığını göstererek bizi ve dünyayı kendisine hayran bırakmıştır. Sağ elin verdiğini sol elin bilmemesi, yapılan hayra gösteriş (riya), kibir bulaşmaması ve yardım edilen kişiye psikolojik olarak herhangi bir etkinin olmaması ve onun eziklik hissetmemesi gibi sadaka ile ilgili temel ilkeler amaçlanmış

sadaka taşları uygulamasında. Edep, merhamet, şefkat medeniyetinin çocukları olarak bizler, maalesef bugün bu tür uygulamalardan bihaberiz. Unutmayalım ki, kendi değerlerine yabancı olan bir toplum hiçbir zaman ilerleyemez, başkaları tarafından, dikkate alınmaz, kabul ve saygı da görmez. Verenin ve alanın birbirlerini hiç görmediği bir yardım şekli sadaka taşları uygulaması. Fakire uzanan gizli bir merhamet, şefkat, yardım eli aslında. İyilik yaparken bile edebi gözetmek bizim ecdadımıza has benzersiz bir hayat tarzı. Onlar böyle incelikli düşünen ve yaşayan insanlardı. Onlardaki bu incelik, edep, şefkat ve merhameti başka kültürlerde göremezsiniz!

Genellikle gecenin karanlığında hali vakti yerinde olan hayırsever insanlar sadaka taşlarına sadakalarını bırakır giderlermiş. Bazen eşya bırakanlar da olurmuş. Muhtaç durumda olan fakirler de sabaha karşı buradan gelip ihtiyacı kadar parayı alır, gerisini sadaka taşına bırakırmış. Kendisi gibi muhtaç olan diğer fakir kardeşlerini düşünürmüş. Nefsinin arzusuna kapılıp da oradaki paranın tamamını alıp gitmezmiş. Sonra ellerini açar, sadaka taşına sadakayı bırakan hiç tanımadığı ve görmediği kişi için dua edermiş. Bu arada bir semtin sadaka taşına diğer semtten başka birisi uğramazmış. Demek ki herkes kendi semtinin fakirini kollayıp gözetiyormuş.

Prof. Dr. Süheyl Ünver Hoca sadaka taşları hakkında şunları yazar: “Sadaka taşı, iki metre boyunda mermer bir sütun. Üstünde bir çukur var. Geçen asırda, yolu buraya düşenlerden hal ve vakti yerinde olanlar, mermerin üstündeki çukura birer miktar para bırakırmış. Derdini kimseye açamayan hakiki bir fakir ihtiyacı olunca oradaki parayı alır. O günkü ihtiyacı bir kuruş mu? Yüz para mı? Onu ayırır, kalanını, kendisi gibi ihtiyacı olanları düşünme terbiyesi icabı çukuruna kor ve meçhul sadakacıya içinin memnunluğunu kalbinden ulaştırır ve dönermiş.”

17. yy başlarında bir seyahat yapmak üzere İstanbul’a uğramış olan Batılı bir gezgin, seyahatnamesinde bakın neler anlatıyor:

“İstanbul’un bir mahallinde bir hafta geç saatlere kadar bir sadaka taşının yanında bekledim. Taşlarda paralar bulunmasına rağmen ihtiyaç sahibi bir kişinin dahi bu taşların yanına geldiğini görmedim. Doğrusu hayretlerimi gizleyemedim.”

Evet; Vakıf medeniyeti, hayırda yarışanların ve merhamet toplumlarının medeniyetidir. Ötekini nefsine tercih etmek… Paylaşmak ve bölüşmek… Elindekini bir menfaat beklemeden dağıtmak… Arkalarından hayırla yâd edilmeyi arzu eden insanların; şifahaneler, mektep ve medreseler, kütüphaneler, sebiller, çeşmeler, kervansaraylar, camiler, mescidler, yollar, köprüler, deniz fenerleri, kaldırımlar, gaslhaneler, umumi tuvaletler; kısaca toplum hayatında insanca yaşamayı, huzur ve sükûnu, kardeşliği, dostluğu, insanlığı ortaya çıkaracak ve yaşatacak alanlarda vakıflar ihdas etmeleridir…

Peki bütün bu güzelliklerden, çocuklarımıza ve gençliğimize ne kaldı? Çocuklarımıza ve gençliğimize; tarihimizi, değerlerimizi ve medeniyetimizi anlatamayınca, öğretemeyince… Kendi kültür mirasına yabancı ve yetişkinlerin de  şikayetçi olduğu bir gençlik ortaya çıkmış oluyor. Ama bu durum sadece gençlerin sorunu değil, toplum içerisinde yaşayan her bir ferdin  sorunu ve sorumluluğudur. Çocuklar ve gençler nasihat değil, örnek görmek isterler. Sadaka Taşları’ndan; kapkaça, gaspa ve her türlü hırsızlığa geçildiyse, bireysel olarak da kurumsal olarak da hepimizin inceden inceye bir muhasebe yapması gerekmektedir.

Okullarda sadece tarih dersleri ile bu medeniyeti anlatmamız yeterli değil, gerekirse “Vakıf Medeniyeti” diye bir dersi seçmeli ders olarak da okutabiliriz. Görsel sanatlar dersi müfredatına da, bir eğitim öğretim yılında en az 10 tane tarihi vakfımızı ziyaret etmeyi bir amaç olarak koymalıyız. Uzman rehberler eşliğinde buralar gezilmeli, yapılanlar üzerinde de öğrencilerin düşünmeleri sağlanmalıdır. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlükleri ve Belediyeler bu konuda ortak projeler geliştirmelidir. Özellikle belediyeler bu konuda çok daha hassas hizmetler yapmalı, halkımızın bu konudaki farkındalık düzeyinin artırılması için “Vakıf Medeniyeti” Projelerini hayata geçirmelidirler.

Bu arada ülkemizin neresinde olursa olsun; Vakıf olan veya vakıflara ait olan her bir karış yerin, helal ve haram noktasında hiçbir endişesi olmayanlarca işgal edilmiş olanları da varsa, bu vakıf alanlarının bir an önce bu işgalcilerden alınması ve vakfın ana gayesi doğrultusunda halkın kullanımına açılması gerekmektedir. Atalarımızın vakıfla ilgili şu atasözünü de hatırlatmadan geçemeyeceğim;“Vakfa bir çivi çakan abad, bir çivi söken berbad olur…”

Vakıf Medeniyetimiz üzerinde belki de çok söz söylemek değil, çok düşünmek ve çok iş yapmak gerekir. Bu konuda yazılacaklar da kolay kolay bitmez. Ama biz bu kadarla iktifa etmek istiyoruz.Bireysel olarak da üzerimize düşeni ifade etmek gerekirse; toplumun yararına olarak kurulmuş, sosyal dayanışmayı sağlayan bu hayır müesseselerine ilgi göstermek, çevremizde vakıf anlayış ve şuurunu canlı tutmak, elimizden geldiği kadar bu güzel hizmetlere iştirak ederek bunların her alanda yaygınlaşmasını teşvik etmektir. Yeni bir yazıda görüşmek üzere selam ve dua ile...

Fahri SEVİMLİ

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Armağan, Mustafa, (2006), Osmanlı, Bir Vakıf Medeniyeti. Sivil Toplum Düşünce ve Araştırma Dergisi, Sayı 15, İstanbul.
Kaya, Kamil; “Türkiye Diyanet Vakfının Türk Toplumundaki Yeri ve Önemi”, Diyanet Dergisi, Ocak-Şubat-Mart 1988, C.25, S.1, Ankara-1988, s.17.)
Osmanlı’da Vakıf Medeniyeti:Osman Nuri TopbaşALTINOLUK DERGİSİ 1999 – Eylul, Sayı: 163, Sayfa: 011
Serdar DEMİREL (Yeni Akit Gazetesi)
Sivil Toplum Dergisi Yıl: 4 SAYI: 15 / TEMMUZ- EYLÜL 2006
ŞEN Recep, Konya Büyükşehir Belediyesi, Komek Dergisi (syf.51-53)

 
Yazarın Diğer Makaleleri...