MAKALE

Fahri SEVİMLİ

Yazıma yazılı ve görsel medyada öne çıkan bazı haber ve yorumlardan alıntılar yaparak başlamak istiyorum.

Ülkemizin toplam nüfusu 2012 yılı sonu itibariyle 75 627 384 kişi olup bunun %16,6’sını (12 591 641 kişi) gençler oluşturmaktadır.

Alkol kullanan genç erkeklerin oranı (%14,7), genç kadınların oranından (%2,8) yaklaşık 5 kat daha fazladır. Gençlerin %18,6’sı 14 ve daha küçük yaşta iken ilk kez alkollü içecek denemiştir.

Gençlerde internet kullanım oranı %67,7’dir.2012 yılında, genç erkeklerin internet kullanım oranı %80,6 iken, genç kadınlarda bu oran %55,4’tür.

Başbakan Erdoğan, "Biz bu gençliğe geleneklerini öğretemedik. Burada hatamız var" dedi.

Erdoğan'ın konuyla ilgili sözleri şöyle; “Gençliği biz seviyoruz.  Biz bu gençliğe geleneklerini öğretemedik. Burada hatamız var. Geleneğini bilmeyen genç geleceğini bulamaz. Sıkıntı burada bunu başarmamız lazım. Gelenekten geleceği bir yürüyüşü hep birlikte başarmamız lazım.”

Unutulmamalı ki bilgisayarda ki oyun yaşı 2,5'lara indi. Ülkemizdeki 6,2 milyon çocuk internete ulaşıyor. Evlerin yüzde 74,4’ünde bilgisayar var. Gençler 5,5 saatini bilgisayarın başında geçiriyor. Bu gençlerin dünyası farklı ve tamamen kendi iletişim kanallarını kullanıyorlar.

Toplum için değil de kendi egosu için her şeyi yapabilecek bir gençlik ile karşı karşıyayız. Bireysellik ön planda, bencilleşmiş bir yapı var. Gizli odakların oyunlarının etkisinde bu kadar kolay kalabilen gençlerle konuşabilmek için yeni bir dil geliştirmek gerekiyor. İletişimsizlik girdabı, büyük risk.

Özellikle 20 yaş grubu gençleri daha iyi tanımamız gerekiyor. 2,5 milyar insanın birbiriyle bağlı olduğu bir dünyada bizim kendi insanımızla, bu genç insanlarla yeni bir iletişim dili geliştirmemiz lazım. Fotoğrafı iyi okumak ve bu fotoğrafı onun diline indirgeyip konuşmak gerekiyor.*

Bu alıntımda daha küçüklerle ilgili; “Geçen gün hava güneşliydi… Üç yaşındaki kızımla dışarının yolunu tuttuk. Uzunca bir yürüyüş faslından sonra eve dönüş yolunda kızım, bahçede oynayan üç kız çocuğuna adeta kilitlendi. Evcilik oynayan çocukların yakınına çöktü ve onları izlemeye başladı. Çocuklar muhtemelen 4-7-9 yaşlarında. Ben de hem çocukların oyununu hem de onları pür dikkat izleyen kızımı seyredecek olmanın heyecanıyla biraz uzaktaki bir duvara oturdum. İzledikçe duyduklarım ve gördüklerim karşısında şaşırıp kaldım. Çocukların ikisinin elinde birer telefon (belki eski, belki yeni), bir diğerinin elinde bir kart (oyundan o da telefonmuş). En büyük olan anne, diğerleri onun çocukları. Evcilikteki cümleler: “Kızım telefona bak.”, “Kızım telefonunla istediğin gibi çetleşebilirsin.”, “Kızım interneti açar mısın?”... Şaşırdım ve çok üzüldüm.”…*

Yukarıdaki alıntı ve tespitleri, önümüzdeki tablodan bir kesit veya bir manzara olarak değerlendirebiliriz. Peki, bu manzara nasıl oluştu? Gençlerimizi bu durumdan kurtarmak için kimler ne yapıyor?

Elbette ki bu soruların cevabını bir yazıya sığdırmak diye bir çabamız yok. Ama Gezi Parkı olayları ile bir kez daha gündeme gelen gençlerimizin bu durumu, acilen bir şeyler yapmamızın gerekli olduğunun da bir delilidir. Hangi anne babaya niçin çakıştığını ve çabaladığını sorsak, cevap çok klasik veya bildik, “çocuklarımız için…” Toplumumuzda kiminle konuşsak herkes çok meşgul… (onların ifadesi ile yoğun) Bu durum bizim ilköğretim okulundaki “Andımız” meselesine benziyor. Her gün çocuklar;”…Doğruyum, Çalışkanım…” diye hiç üzerinden düşünmeden ve düşündürülmeden (söyletenlerde düşünmüyor) bazı kelimeleri tekrar ediyorlar. Bu öğrenciler; her gün tekrar ettiklerinin uygulamasını, ne aile hayatlarında, ne kendi hayatlarında, ne de çevrelerinde göremiyorlar. Yani anne babalar ve diğer yetişkinler gençlere iyi örnek olamıyorlar, olamıyoruz. Çocuk veya genç, anne babası ve öğretmeni ile ortak bir noktada buluşulmayınca da iletişim kopuklukları ortaya çıkıyor. Anne babanın ve öğretmenin yerini, sanal âlem dediğimiz internet ve sosyal paylaşım ağları alıyor. Eğitim kurumları da yaparak yaşayarak değil de slogan olarak gençleri eğitmeye çalışıyorlar. İşte bunun sonucunda gençler de, anne ve babasından, eğitim kurumu ve eğitimcilerden bulamadıkları ilgi ve alakayı, farklı adreslerde aramaya başlıyorlar.

Yalnız bu çocukları ve gençleri, internet ve sosyal paylaşım ağlarına sürükleyen sürecin öncesine de bir bakmak lazım. Yaklaşık 1,5- 2 yıl önce Milli Eğitim Bakanlığı’nın lise öğrencileri üzerinde (sayıyı yüz bin olarak hatırlıyorum) yapmış olduğu bir anketteki sorulardan birisi; ”Bir problemin olduğunda önce kime gidersin” sorusu idi. Bu ankete katılan lise öğrencilerin sadece % 4’ü, “babama” giderim diye cevap vermişti. Yani yüz öğrenciden sadece dört tanesi problemini baba ile paylaşıyor, geri kalan %96’lık bir kesim ise farklı adreslere gidiyor. Anne babalar, öncelikle çocukları üzerinde odaklanması gereken ilgilerini; önce televizyona, sonra işine, daha sonra da arkadaş çevreleri, internet vb. yerlere yöneltince, gençlerimizin bu günkü ilgi alanlarına da bir zemin hazırlamış, hatta istemeyerek de olsa örnek olmuş oldular. Adeta yalnızlaştırılan, televizyon ve internete mahkûm edilen gençlik de, kendi dünyalarını sanal âlemde kurmayı bir çıkış yolu olarak görmüş oldu.

Misafirliğe gittiğinizde, odalarından  ve sanal dünyalarından çıkıp da, misafirlere hoş geldin bile diyemeyen bir nesli, toplum olarak hep birlikte inşa etmeyi başardık.! Not ve sınava odaklanmış bir sistem, her şeye rağmen çocuklarının okumasını (neyi, ne kadar ve nasıl okuyacağı hiç tartışılmayan) ve başarılı olması isteyen diplomaperest aileler. Nerede değerler eğitimi? Nerede komşu ziyaretleri? Nerede büyüklerin ve yaşlıların hal ve hatırlarının sorulması? Nerede, bir huzur evi veya yaşlı bakım evi ziyareti. Küçükken kuşlara yem verdirilmeye alıştırılan çocuk, komşuya bir tas çorba götürmesi sağlanan çocuk büyüdüğünde de yardımsever ve merhametli olacaktır. Eğri duran insanların gölgesi doğru olmazmış. Gençlerimiz, bizim toplumumuzun beklentilerinin ve gündeminin ürünüdür. Her birimiz şapkamızı önümüze koyup gelinen noktaya acil çözümler üretmek zorundayız.

Başta eğitim sistemimiz; öğrencilerimizin sadece beyinlerine değil, yüreklerine de hitap etmenin yolunu bir an önce bulması gerekmektedir.

Örneğin Milli bayram kutlamaları, bizim çocukluğumuzdan beri hala devam eden yürüyüşler, meşale yakmalar, şiirler, balonlar ve uçurtmalar vb. ritüellerden kurtarılarak; inancımızın, tarihimizin ve geleneklerimizin ön plana çıktığı, öğrencilerimizin bu değerleri içselleştirdiklerini ifade ettikleri uygulamalarla, yine öğrencilerimizin üretip ortaya koydukları buluş ve icatları dünyaya sergilemekle yapılmalıdır. Yani gençlere; kendilerine değer verildiğini, hayatın, eğitimin merkezinde ve gündemde onların olduklarının kendilerine hissettirilmesi gerekmektedir. Bu tür uygulamalar, gençliğimizin özgüvenini geliştirecek, onları motive edecek ve kendilerine yeni hedefler koymalarının önünü açacaktır.

Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı, teknoloji kullanamayan, çocuklarının sanal âlemde ne yaptığından bi haber olan velilerimizi de, Halk Eğitim Merkezleri aracılığıyla bu konuda eğitmelidir. Süreç içerisinde de, anne babaların bu bilgilerini güncellemelidir. Anne babalar çocukları ile etkili zaman geçirmenin ne demek olduğunu kavramalı ve bunu hayata geçirmelidir. Aynı mekânda oturmak, hatta yan yana olmak yetmez. Bir düşünürün dediği gibi; ”En uzak mesafe ne Hindistan ne de Çin’dir. En uzak mesafe, yan yana oturduğu halde birbirini anlamayan iki kafa arasındaki mesafedir.”

Diğer bir görevde belediyelere düşmektedir. Bu gelinen noktada belediyeler sosyal belediyeciliği; halka konser verdirmek, il, bölge günleri kutlamak, yöresel programlar yapmak, iftarlar vermek olarak algılamışlardır. Bu algı eksiktir. Her belediyenin, “Aile Eğitim Danışmanlık Birimi” olmalıdır. Belediyeler kurdukları bu birim üzerinden, Milli Eğitim Müdürlükleri, okullar ve Halk Eğitim Merkezleri ile ortak projeler gerçekleştirerek, aileleri sanal âlem veya sosyal medya noktasında bilinçlendirilmelidir. Aile bireylerin tamamın katıldığı toplantı, panel, uygulama vb. çalışmalar yapılmalı, böylece de eğitimin Yerel Yönetimlere devrinin önü açılmalı, en hazından bu duruma hazırlıklı hale gelinmelidir.

Sonuç olarak; anne babaların ve çocukların birinci adresleri evler olmalı, aile bireyleri birlikte vakit geçirmenin keyfini ve getirisini iş işten geçmeden fark etmelidir. Çocuk ve gençlerin zamanlarını planlamaları sağlanmalıdır. Gençlerin önüne; günlük, haftalık, aylık, yıllık ve ömürlük hedefler konulmalı, hayatlarında boş zaman kavramına yer bırakılmamalıdır. Çünkü fıtrat, boşluk kabul etmez.

Şu fıkrayla bitirelim. Hırsızın biri gece yarısı bir dükkânı soymak için, dükkânın demir kilidini, demir testeresi ile kesiyormuş. O anda oradan geçen birisi hırsıza, ne yapıyorsun diye sormuş. Hırsız da, keman çaldığını söylemiş. Bunun üzerine adam; kemanın sesi çıkmıyor deyince, hırsız; bu kemanın sesi yarın sabah çıkacak demiş… Elimizi çabuk tutmalıyız.

Ve son iki söz; "Eğer bir insanı, sadece akıl yönünden eğitiyor, ahlak yönünden eğitmiyorsanız, toplumun başına yalnızca bir bela yetiştiriyorsunuz demektir."   Roosevelt

"Eğitim, insanlara bilmediklerini öğretmek değildir. Eğitim, insanlara davranışlarını geliştirmelerini öğretmektir ve bu da en iyi, örnek olarak öğretilir."  John Ruskin 

                                        

*www.tuik.gov.tr

*www.haber7.com

*www.cocukaile.net

 
Yazarın Diğer Makaleleri...