MAKALE

28 Şubat süreci ile gündeme gelen kesintisiz sekiz yıllık eğitim tartışmaları ve uygulamasının ardından, 4+4+4 kesintili modele geçildi. Bu model için de bir çok şey söylendi, tartışmalar yapıldı ve nihayetinde uygulamaya geçildi. Biz toplum olarak eğitim sistemimizin; süresini, ders saatlerini, sınav sayısını, bu sınavların kaç aşamada yapılacağını ve isimlerini, sınavların güvenliğini, kaç okul birincisinin açıkta kaldığını, kaç öğrencinin sınavlarda sıfır aldığını, sınıf mevcutlarını, öğrenci kıyafetlerini, dershanelerin lüzumsuzluğunu, hatta boş kalan üniversite kontenjanlarını doldurabilmek için taban puanı nasıl aşağıya çekebileceğimizi vb. konularını sürekli konuşuyoruz. Peki biz zaman bu cevizin yeşil kabuğunu fark edip, sonra da iç kabuğu görüp onu da çıkarıp cevizin kendisine ulaşacağız? Şöyle bir söz hatırlıyorum; “Sürekli Okuyorsun. Ne Zaman Bileceksin?” Evet eğitimde, kemiyetten keyfiyete ne zaman geçmeyi düşünüyoruz?

Zorunlu eğitim süresini 12 yıla çıkarmakla iş bitmiyor. Asıl mesele bundan sonra başlıyor. Biz bu 12 yıllık zorunlu eğitimin içini nasıl dolduruyoruz? Neyi, nasıl, ne kadar ve hangi uygulamalarla yapıyoruz? Bu yapmış olduğumuz uygulamaların dünya standardındaki yeri ve değeri ne kadar? Bu soruların doğru cevaplarını bulmadan, eğitimin şeklini konuşmaya devam eder, slogandan da öteye gidemeyiz. Cemil MERİÇ’in dediği gibi; “Slogan, cahilin ideolojisidir.” Bütün Üniversitelerin Eğitim Bilimleri Bölümlerinde, yıllardan beri “Karşılaştırmalı Eğitim” diye bir ders okutulmaktadır. Bu derste; eğitimde başarılı olmuş OECD ülkelerinin eğitim politikaları, müfredatları, uygulamaları, yönetim şemaları, öğretmen özellikleri, öğretmen seçimleri, personel ve öğrenci değerlendirmeleri vb. özellikleri, hem birbiriyle hem de ülkemiz eğitim sistemi ile karşılaştırılmakta ve bu ülkelerin başarılı oldukları uluslararası sınavlar (PISA gibi) karşılaştırmalı eğitim dersinden elde ettikleri veri ve sonuçlar, ne zaman bizim eğitim sistemimize ışık tutacak ve yol gösterecek. Liseler mecburi olmadan önce, kendi isteği ile bu okullara gelen öğrencilerimizin devamsızlık problemleri çözülemezken, şimdi zorunlu olan bu okullarda bunu nasıl sağlamayı düşünüyoruz? Trafikte “Mecburi İstikamet”, istemesek de gideceğimiz yönü gösterir. Peki, eğitimdeki bu mecburiyeti, ilköğretimi bitirene diploma vermeyerek mi sağlayacağız? Sadece ödevini yapmaya (yaptırmaya, internetten çıktı almaya), sadece soru çıkan yere çalışmaya, sadece sınavdan geçer not almaya veya sadece sınıf geçmeye odaklanmış bir öğrenci mantığını düzeltmek için neler yapmamız gerekiyor? öğrencilerimize ne zaman, ödevlerine değil de, dünyanın yakaladığı hedeflere doğru koşmaları gerektiğini, dünyanın hızla küçüldüğünü, ama yarışın ise hızla büyüdüğünü fark ettireceğiz?
 
Öğretmenler ve veliler olarak, ilköğretim birinci sınıf öğrencilerimize; okuma yazmayı sevdireceğimize, onları en kısa zamanda (1. Dönemin 3 veya 4. Ayında) ve her şeye rağmen (Müzik, beden eğitimi ve görsel sanatlar gibi dersleri hiç yapmayarak) en hızlı bir şekilde okuma yazma öğretme yarışına giriyoruz. Kaldı ki, müfredat bile bu süreyi 180-190 iş gününe yaymıştır. Hatta 17. yüzyılda yaşamış olan John Locke; ”Çocuğa okuma yazma öğretirken onu zorlamayın, zorlarsanız ona tembel damgası vurmak zorunda kalırsınız” demektedir. Bizim öğrencilerimizin ortaokul ve lisedeki; okula, eğitime, kitaba, öğrenmeye, araştırmaya vb. konulara bakış açılarının temelinde, eğitimcilerimizin okul öncesi ve birinci sınıftaki çocuk psikolojisine uymayan ama öğretmen ve veli ihtiraslarını tam tatmin eden uygulamaları vardır.
 
Bu yazdıklarımıza; okul rehberlik servislerimizin durumunu, Rehberlik Araştırma Merkezleri’nin çalışmalarını, öğrencilerimizin mesleki yönlendirilmelerini, üstün zekâlı çocuklarımızın tespit ve eğitimlerini, özürlü çocuklarımızın durumlarını, Halk Eğitim Merkezleri’nin çalışmalarını vb. konuları da ekleyebiliriz. Eğitim-Öğretim, bu parçaların oluşturduğu bir bütündür. Her parçanın kalitesi veya kalitesizliği, hem kendini hem de bütünü etkiler. 
 
Milli Eğitim Bakanlığı Fatih Projesi gibi önemli projeleri de gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bakanlığın bu proje ve diğer Ar-Ge çalışmalarına, öğretmenler, idareciler ve veliler tarafından hak ettiği düzeyde ilgi, alaka ve sahiplenme gösterilmedikçe, bu projeler de önceki projeler gibi arşivdeki yerlerini almaya mahkûmdur. Gelişmiş ülkelerin eğitim gündemleri bizden farklı. Bizden farklı gündemlerde sadece aşağıdaki problemleri inceliyorlar:
—Yüksek teknoloji eğitim ilişkisi
Esnek ve özgür eğitim(Müfredat serbestliği)
Kalite ve sürekliliğin sağlanması
Küresel yeterlilik ve donanım
İnovasyon ve enformasyon eğitimi
Hayat boyu eğitim
Göç ve göçten kaynaklanan etnik problemler
Bizde eğitimde, dünya ile yarışacak ve hatta dünyayı da bu yarışta geçeceksek;
şekilden, törenden, slogandan, hamasetten kurtulacak, ”Ya Yollar Bulmalı, Ya da Yollar Yapmalıyız.” Çocuklarımızın hem beynine hem de gönlüne hitap edecek eğitim programlarını hızlı bir şekilde hayata geçirmeliyiz. Unutmamak gerekir ki; ”Kendilerini Yenileyenler Asla Yenilmezler ” Tabiki bütün bunlar Görene! Köre Ne? Köre Her Yer Duvar!...
 
Selam ve dua ile...

 
Yazarın Diğer Makaleleri...