MAKALE

UYD Başkanı Belgin CENGİZ'le çingene gerçeğini ve özelde Türkiye Çingenelerinin sorunlarını ve çözüm Yollarını konuştuk...

Ulaşılabilir Yaşam Derneği sosyal dışlanmaya uğramış dezevatanjlı gruplara yönelik projeler uyguluyor. Türkiye'de bu anlamda sıkıntı çeken ve zor durumda olan guruplardan biri de Çingeneler...Çingeneler ve uyguladıkları projeleri, yaptıkları çalışmaları bizimle paylaşan UYD Başkanı Belgin Cengiz, çingenelerin kendilerini "Azınlık değiliz. Bizler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız." diye tanımladıklarını belirtiyor. Cengiz, Çingenelerin "Hiç yok birbirimizden farkımız."' şeklinde algılanmak istediklerini söyleyerek, "Türkiye kimlik sorununu çözemediği için bizler insanlara kimlikleri üzerinden bakıyoruz. Biz bir gümüş ustası gördüğümüzde 'Ya Süryani ya da Ermenidir.' diyoruz. Ama bir ayakkabı boyacısı görünce de 'Ya Kürt ya çingenedir.' diyoruz. Demokrasi kimlikleri tanıyarak, kimlikler üstü bakmayı yansıtır. Bunları başarabilmek lazım. Kimlikler üstü bakacak bir algı Türkiye'de gelişmemiştir. Bu da bir demokrasi sorunudur." diyor. Cengiz ile Türkiye Çingeneleri üzerine yaptığımız söyleşiyi ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.
UYD Helsinki Yurttaşlar Derneği ile de iletişim hâlinde. Roman konusuna bakarken nerede durduğunuza geçmeden önce Türkiye Çingeneleri hakkında biraz bilgi verir misiniz?
 
Çingeneler konusu herkesin bildiği bir gerçek. Kimi, esmer vatandaş, kimi, elekçi kimisi de Çingene diyor. Bizim Anadolumuz'da Çingene nüfusu dünya ortalamasına oranla daha fazladır. Litaratüre dayanılarak yapılan tanımlamalara göre Çingeneler, Hindistan'dan çıkarak dünyaya yayılmışlardır. Bizim coğrafyamız da bu göç hareketleri sırasında etki altında kalmıştır. Anadolu üç koldan ilerleyen Romanları kendi bünyesinde barındırmaktadır. Nevşehir ve Göreme'de olan Çingeneler iran üzerinden gelen göç koluna ait olan Çingenelerdir. Diğeri ise kuzeydoğu bölgesinde Ermenilerle de çok yakın ilişkileri olan bir Çingene göç grubudur. Diğer göç kolu ise yine iran üzerinden gelen ve güneyden Mısır'a kadar uzanan bir koldur.
 
Bu göç yolları ile Anadolu'ya gelen Çingeneler çok değişik isimler ile adlandırılmaktadır. Alevî Romanlar için Abdal denildiği gibi kalaycı, sepetçi ve elekçi gibi isimler de Çingeneler için kullanılan adlar içindedir. Çingeneler içinde ise "Biz Roman'ız." diyenler olduğu gibi doğuya gidildikçe "Biz Dom'uz." diyenler ile de karşılaşabiliyorsunuz. Bu kişilerin lehçeleri de zaten Domca. Domca, Romenceden daha farklı bir dil. Süryanice, Arapça ve Kürtçe etkilerini içinde taşıyor. Çingenelerin göçü sırasında oluşan 3 ana grup da Türkiye'de mevcut. Ama Balkanlar'da bu üç grup yok. Sadece Romenler var. Balkanlar'da 14 milyon, Türkiye'de ise 2- 3 milyon civarında bir Çingene nüfusu olduğu tahmin ediliyor. Resmî rakamlara göre ise Türkiye'de 500 bin Çingene bulunduğu bildiriliyor. Biz UYD olarak çalışmalarımız sırasında 28 il gezdik. Bu illerin arasında istanbul olmamasına rağmen oralarda tespit ettiğimiz Çingeneler 1 milyon civarındaydı.
 
ÇİNGENELER KENDİLERİNİ AZINLIK OLARAK GÖRMÜYOR...
 
Çingeneler azınlık olarak mı görülüyor? AB'nin böyle bir düşüncesi bulunuyor mu?
 
Çingenelerin kendileri bunu kabul etmiyorlar. 25- 30 Roman derneği kuruldu. iki de federasyonları var. Ama Çingeneler "Azınlık değiliz. Bizler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız." diyorlar. AB de azınlık olarak görmek istemekten öte, Çingenelere yönelik yasalarda da var olan ayrımcılığın giderilmesini istiyor. Ben Çingenelerin azınlık olarak görülmek istenmesine dair bir belgeye tanık olmadım. Ama AB tarafından Türkiye için hazırlanan ilerleme raporunda bulunan konular arasında istihdam ve barınma gibi konular da mevcut.
 
Bilgi Üniversitesi ile de birlikte çalışmalarınız olduğunu biliyoruz. Bu konuda neler söylemek sitesiniz?
 
Çeşitli üniversitelerde öğrencilerin bu tip çalışmalar konusunda önleri açıldı. Bilgi Üniversitesi Göç Araştırma Merkezi bu konuya sistematik olarak yaklaşıyor. Örneğin Tarlabaşı'nda Bilgi Üniversitesi ile ortak olarak yönettiğimiz Tarlabaşı Toplum Merkezi var.
 
AB tarafından da desteklenen bir proje. Bu bölgede yoksulluk ve çok kültürlülük konusu araştırılıyor. Göçmenler ve gayrimeşru işlerin yoğun olması nedeniyle kapsamlı bir çalışma yapılıyor. Saha araştırmasını Bilgi Üniversitesi yapıyor. Uygulama projesinde ise ortak çalışma yürütüldü. Çocuklar, kadınlar üzerinde ve psikososyal konularda çalışmalar yürüterek belli oranlarda iyileşmeler oluşturmaya çalışıyoruz.
 
DERİN BİR ÖNYARGI VAR
 
UYD tarafından sürdürülen projenin amacı nedir?
 
Asıl amaç insanların toplumsal statülerinin güçlendirilmesi. Özellikle Çingenelerin yaşamakta olduğu semtlere karşı yoğun bir ön yargı var. Söz konusu bu semtlerin içinde göç, yoksulluk vb. nedenlerle bir sosyal risk yaşandığı görülüyor. Yaklaşık olarak bir yıldır devam eden bu çalışmalarımız içinde bu riski gidermeyi amaçlıyoruz. Örneğin, 200, çocuk merkezimizde eğitim alıyor. Kadınlar ve gençlerle de çalışmalarımız sırasında yakından ilgileniyoruz.
 
Farklı bölgelerle ilgili çalışmalarınız var mı?
 
Biz yaptığımız çalışma kapsamında, kentsel yenileme programının Çingene mahallelerindeki etkilerini inceliyoruz. Kâğıthane, Küçükbakkalköy ve Sulukule'de çalışmalar yürütüyoruz. Yerel dinamikle, yerel yönetimler arasındaki açıklığın giderilmesine çalışıyoruz. Ama başarılı olduğumuz söylenemez. Çünkü biz bu çalışmalarımızı yürütürken Kâğıthane ve Küçükbakkalköy'de kentsel yenileme projesi kapsamında yıkımlar gerçekleştirildi.
 
KENTSEL DÖNÜŞÜMÜN SOSYAL YÖNÜ EKSİK
 
İBB ve TOKİ bu çalışmalar ile ne yapmayı amaçlıyorlar size göre?
 
Kentsel Dönüşüm ile kentin çöküntü alanı diye tanımlanılan bölgelerinin temizlenmesi, yeniden yerleşime ya da yeşil alana uygun olarak yapılandırılmasını ön görüyor. Çöküntü alanı olarak nitelenen yerler genelde Çingenelerin yaşadığı alanlar oluyor. Zaten eğitim seviyelerinin düşüklüğü, işlerinin sürdürülebilir olamaması çöküntü alanları olarak buraların gösterilmesine ve ilk önce akla gelen yerler olmasına neden oluyor. Kentsel yenileme konusu katılım gerektiriyor. Söz konusu dönüşüm alanlarında yaşayanların "Ben nasıl bir kent istiyorum? Nasıl bir yaşam alanı istiyorum?" gibi sorularının yerel yöneticiler tarafından dikkate alınması gerekiyor. Ancak, diyalog zemini kurulmadan yasalar yukardan aşağı ilerliyor. Çıkarılan protokoller kamuya açıklanmıyor. Açıklık ve şeffaflık yok. Orada yaşayan hak sahiplerine ya da tapu tahsis belgesi olanlara kendi oturdukları evlerin metre kare fiyatının altında bedeller ödenmesi sıkıntılara neden oluyor. Belediyenin verdiği rakamların üzerinde fiyat önerisinde bulunan özel şahıslar bu evleri satın alarak hak sahibi konumuna geliyorlar. Aslında bu gibi yaklaşımlar yasalara aykırı.
 
Nasıl yapılması gerekiyor peki?
 
Çıkarılan acele kamulaştırma kararı felaket ve savaş gibi durumlarda zaten hâlihazırda tavsiye olmuş bölgelerde alınacak bir kararken, Kentsel Dönüşüm Projesi'nde de bu karar alındı. Operasyonel biçimde belediyelerin fiyat tespit komisyonu kurması, bununla ilgili kişileri ataması ve halkla bire bir görüşerek bu işi yürütmesi gerekirken, özel şahıslar fazladan paralar vererek evleri satın almaya başladılar. Kâğıthane ve Küçükbakkalköy'de ise daha başka uygulamalar gerçekleşiyor. Örneğin Kâğıthane'de gecekondu iskân anlayışı üzerinden gidiliyor. Çöküntü alanı olarak tanımlanılan yerler yeşil alan olarak yenilenmek isteniyor. Teneke evler olarak bilinen ve eskiden çevresi bozkır durumunda bulunan bu bölgenin çevresi, kent geliştikçe başka evlerle sarılmaya başladı. Böylelikle kentin ortasında yoksulluk ve çöküntü alanı olarak görülen bu ve benzeri bölgeler, yaşanabilir alanlar hâline çevrilebileceği hâlde, hak sahiplerine 20- 30 bin YTL'lik enkaz bedelleri ödenerek bu bölgenin evleri yıkılıyor.
 
30 bin YTL az değil mi?
 
Evet, ayrıca bu yıkım süreçlerinde gelişen şöyle bir durum da var: Mesela 3 odalı bir evde 3 aile oturuyor. O eve belediye tarafından verilen 30 bin YTL de ev yıkıldığında bu 3 aile tarafından paylaşılıyor. Bu nedenle bu para üçe bölünüyor ve hiçbir aileye yetmiyor. Ödenen ücretler ailelere yetmediğinden, bu kişiler yine bu yıkım alanlarına gelerek bu defa evleri de olmadığından arabalarda yaşamaya çalışıyorlar. Küçükbakkalköy'de ise durum daha da kötü. Bu bölgede yıkım ekipleri panzer ve göz yaşartıcı bombalar eşliğinde ilerleyerek, gazın etkisi ile evlerini boşaltan insanların evlerini yıktı. Şimdi insanlar tahta barakalar ile bu yıkıntıların üzerinde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Yüzün üzerinde hane bu şekilde bir yaşam sürüyor şimdi. Bazı aileler ise bu bölgeyi terk erek memleketlerine gitmeyi tercih ettiler.
 
Parasını alan bu yerlerden taşınınca insanlar birbirlerinden kopuyorlar. Bu ne gibi sorunlar doğuruyor?
 
Çok uzağa gitmiyorlar aslında. Böyle bir imkânları da yok zaten. Kâğıthane'deki birkaç aile Yalova'ya gittiler. Memleketleri orası olduğu için. Belediye yetkilileri de bu kişilerin geldikleri yerlere, memleketlerine dönmelerinin uygun olduğunu dile getiriyor. "Memleketlerine gitsinler." diyorlar. Ama 80 yıldır istanbul'da yaşayan ailelere bunu diyemezler. Belediye başkanları da memleketlerine gitsin o zaman. Getirisi garanti olan işlerde çalışan kişilerin yaşayacağı bir şehir olacaksa istanbul, biz buna karşıyız.
 
ÇİNGENELER AB'NİN DE SORUNU
 
AB neden bu yenileme çalışmalarını fonluyor?
 
AB dezavantajlı gruplara ya da Türkiye'de Türkiye'nin kendisinin de yasalarda öngördüğü şekilde durumlarının geliştirilmesi gereken gruplara karşı girişilen iyileştirme hareketlerini, problemli alanlarda proje geliştiren kamu kuruluşu ve STK'ları destekliyor. Dünya genelinde uygulanılan bir politika bu. Çingeneler sadece Türkiye'nin değil Avrupa'nın da sorunu.
 
Balkanlar'da bulunan Çingeneler, Sosyalist bloğun dağılması sonrasında kapılar açılınca Romanya'dan çıkıp göç ettiler. Balkanlar'da oluşan göç "esmer vatandaş" gerçeği ile AB'nin refah seviyesi yüksek insanlarının karşılaşmasına yol açtı. Yazılan raporlar en ciddi sosyal risk taşıyan grup olarak Çingeneleri gösteriyor. Bizde AB'ye aday bir ülke olduğumuz için bu durum bizi de bağlıyor. Bence AB'nin ilgisi de bu yüzden.
 
Çingeneler meslek olarak daha çok hangi iş grupları ile ilgileniyorlar?
 
Geleneksel meslekleri var. Türkiye'nin her yerinde sepetçilik ile uğraşıyorlar. Ama bu bitmek üzere olan bir meslek. Hemen her yerde müzisyenlik yapıyorlar. Alevî ya da Sünni fark etmiyor. Geleneksel olarak uğraşmakta oldukları bir diğer meslek ise kalaycılıktır. Bir dönem kumpanyacılık, bir dönem de ayı oynatıcılığı vardı. Hayvan hakları gündemli olarak ayı oynatıcılığı sona erdirildi. Şimdilerde ise bu meslekler giderek azaldığı için çiçekçilik, çöp toplama, ayakkabı boyacılığı, el ve at arabaları ile satış yapmak gibi işlerle geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar. Daha iyi durumda olanlar ise müzisyenlik ile uğraşıyorlar. Tabi öğrenci olarak yüksek öğretim görenler de bulunuyor Çingeneler arasında.
 
DİNLERİYLE BARIŞIK YAŞIYORLAR
 
Çingenelerin din algısı nasıl?
 
Çingeneler bulundukları ülkelerdeki dinlerle barışık yaşıyorlar. Türkiye'dekiler Müslüman. Alevî olanlar Alevî gruplarla temasa geçiyor. Sünniler de yine bu şekilde hareket ediyor. Balkanlar'daki Çingeneler içinde Bektaşilere rastlamak mümkün. Türkiye'de de Abdal denen Çingeneler Alevî olan Çingenelerdir. Abdal olmayıp da Hacı Bektaş'a giderek ibadetlerini yapan Alevîler de yine mevcuttur. Sünni olan Çingeneler de yine diğer Müslüman gruplar gibi gündelik yaşamlarını sürdüren ve Müslüman Sünni geleneklerine bağlı olan Çingene gruplarıdır.
 
Devletin bu insanlara yaklaşımı nasıl?
 
Ayrımcılık söz konusu. Bu ayrımcı yaklaşım Türkiye'ye yakışmıyor. Özellikle Polis Vazife Kanunu'nda göçebe Çingenelerin suçlu olarak tanımlanması çok yanlış bir uygulamadır. Örneğin bu yasa çerçevesinde tanımlanan 5 tür suçlu var: Anarşistler, serseriler, daha önce suçu bulunan artı göçebe Çingeneler... Hiçbir etnik grup yasada suça en yakın, polisin gözaltına alabileceği grup olarak belirtilemez. Ama maalesef bizde bu tür uygulamalar var. iskân Kanunu yakın bir zamanda değiştirilerek esnek bir yapıya kavuşturuldu. Ayrıca Türk Dil Kurumuna bağlı olan yayınlarda ya da daha başka yayınlarda yer alan, Çingenelere ilişkin olumsuz ifadelerin de kaldırılması gerekiyor. Bir de formel hukuka yansımayan ama Çingene bölgelerine yapılan müdahaleler var. Bize böyle çok ihbar geliyor. Sokakta gezerken Çingene oldukları belli olan kişiler polis tarafından sert muamelelere maruz kalabiliyorlar. Okulda, eğitim sisteminde de problemler yaşanabiliyor. Bu sorunların çözülmesi lazım.
 
Romanlar kendilerini toplum içinde nasıl görüyorlar?
 
Bizim rastladığımız tüm Romanlar "Bizim devletle bir sorunumuz yok. Oğlumuzu askere gönderiyoruz. Üzerimize düşen tüm görevlerimizi yapıyoruz. Ama devlet bize sahip çıkmıyor. Yanı başımızdaki komşumuzun evi yıkılmazken, onlarla aynı durumda olan bizim evlerimiz yıkılıyor." diyorlar. Yani dışlanmış olduklarının farkındalar.
 
Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin de bu konuda çalışmaları oluyor mu?
 
Onların bir projesi var. Bir iki kurum da destekliyor. Destekleyenler içinde Edirne Roman Derneği de var.
 
ÇİNGENELERİN EĞİTİM SORUNU VAR
 
Toplumsal hayat adaptasyonuna yönelik, devletin neler yapması gerekiyor?
 
Devletin üstüne düşen görevlerden birisi pozitif ayrımcılık gözetmektir. Özellikle çocuklara karşı. Eğitim ciddi bir konu. Daha hâlihazırda nüfus cüzdanı olmayan, okula gitme sürekliliğini sağlayamayan çocuklar var. Bu yönler göz önünde bulundurularak özel fonlar ayrılmalıdır. Sağlık uygulamaları yapılmalı, kapasite artırımına gidilmelidir. Klasik anlamda her yerde yürütülen programlar yürütüldüğünde bunun sorunların çözümü üzerinde ciddi bir etkisi olmuyor.
 
Kentsel dönüşümde yerel yönetimler neler yapmalı?
 
Yerinde rehabilite yapılmalı. Sadece Türkiye'de yaşanan bir sorun değil bu durum. Arnavutluk, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Bulgaristan gibi ülkelerde de dönüşüm projeleri çerçevesinde Çingene mahalleleri yıkıldı. Yıkılan yerlerde büyük sorunlar yaşanıyor. Yeni konut yok ve ödenek de yetersiz kalınca büyük sorunlar yaşanıyor. Duvarlarla çevrili Çingene siteleri meydana geliyor yıkılan yerlerde. Ya da yıkılan evlerin sahipleri harabelerde yaşamaya çalışıyorlar. Bu durumun varacağı yer ise yine hukuksal bir süreç olacak. Türkiye'de hukuksal süreçte kazanım elde edilmezse AHİM'e başvurulacak. Buralarda yapılan uygulamalarda yerinde rehabilite ve geniş b i r k a tı l ı m cı l ı k seç e n ek l eri değerlendirilebilir. Mimarlar, şehir planlama uzmanları ve sosyologların katılımı ile alternatif projeler gerçekleştirilmeli. Bunun olumlu örnekleri de var. Ama bizler evleri yıkılan kişilerin akrabalarının yanına gidebileceklerini düşünerek ya da "Nasıl istanbul'a ilk geldiklerinde şehrin dış kesimlerine yerleşmişlerse yine öyle yapsınlar." diyerek kentin işlek yerlerinde gelir seviyesi yüksek, bir başka tabirle beyaz vatandaşların gelip yerleşmesini savunarak bu sorunları çözemeyiz.
 
Bu insanların başka alternatifi yok mu?
 
Yok. Yapılan yıkım çalışmalarının öncesinde ve sonrasında sosyal içerme anlamında bir girişimde bulunulmuyor. Bu durum da mülkiyet mantığına dayanmıyor. Evleri yıkılan kişiler arasında Osmanlı döneminden kalma tapuları olanlar var. Cumhuriyet döneminde tapu bu kişilerin üzerine geçmiş. Sen bu insana, tapusu kendinde olduğu hâlde, 80 milyar al git, diyemezsin. Ya da yıkılan evin yerine 250 milyarlık ev yapıp, bu evi hak sahibine 15 yıl borçlandırarak satmak istemek çok mantıksız. Bu uygulamalar sadece istanbul için geçerli değil. istanbul da dâhil olmak üzere 9 ilde Çingene mahalleleri yıkıldı. Yapılan yıkımlarda birinci adım olarak Çingene mahalleri seçiliyor.
 
Çingeneler toplumda nasıl algılanmak istiyorlar?
 
"Hiç yok birbirimizden farkımız." diye düşünüyorlar ve kendilerine de böyle yaklaşılmasını bekliyorlar. Türkiye kimlik sorununu çözemediği için bizler insanlara kimlikleri üzerinden bakıyoruz. Biz bir gümüş ustası gördüğümüzde "Ya Süryani ya da Ermenidir." diyoruz. Ama bir ayakkabı boyacısı görünce de "Ya Kürt ya Çingenedir." diyoruz. Demokrasi kimlikleri tanıyarak, kimlikler üstü bakmayı yansıtır. Bunları başarabilmek lazım. Kimlikler üstü bakacak bir algı Türkiye'de gelişmemiştir. Bu da bir demokrasi sorunudur.
 
SOSYAL DIŞLANMAYA UĞRUYORLAR
 
Romanların toplumsal yaşama adaptasyonu onların sosyal özgürlüğüne zarar verir mi?
 
Bu hakkın verilmesi gibi bir durum yok. Bizim vereceğimiz bir şey değil bu hak. insanız ve eşitiz. Çingene olarak topluma karışınca bir şey kaybetmiyorlar. Ama onları da eşit olarak algılamıyorsak, o zaman bir dışlanmışlık yaşıyorlar. Bence özgürlüklerini kısıtlamaz. Aksine onların özgürlüklerini güçlendirir. Bizler de teninin rengi esmer diye onları dışlamamaya başlarız. Dışlanmadıkları sürece bu onlar için bir özgürleşme sürecidir. Örneğin Macaristan'da Çingene isimli bir bar var. Ama zenginler gidiyor. O bara yine Çingeneler üzerine inceleme yapan bir gruptan olan bir araştırmacı 2 Çingeneyi gönderiyor. Ama Çingeneler içeri alınmıyorlar. Araştırmayı yapanlar gidince içeri alınıyorlar. işte bu dışlanma sürdükçe, Çingeneler ve bu dışlanmaya maruz kalan diğer gruplar kendilerini kötü hissediyorlar. Ama içeri alınsalar, onlara dönüp bakan olmaz ve bu algı zamanla yayılarak bir alışma sürecinin oluşmasını sağlar.
 
Evlilikler konusunda nasıl gelişmeler yaşanıyor?
 
Belli toplumlarda böyle sorunlar yaşanmaktadır. Benim denk geldiğin bölgelerde temel bileşen yoksulluk olmuşsa, Çingeneler, Karadenizlilerle ya da Kürtlerle de evlenebiliyorlar. Ama temel sorun kimlik sorununa dönüşmüşse "Cumhurbaşkanı da olsa kızımı Çingenelere verme." diyenler de var.
 
Uluslararası Roman Federasyonu'nun yeri ve anlamı nedir?
 
Federasyon demeyelim. Bu, Avrupa Roman Hakları Merkezi. Daha çok Romanlara yönelik olan, Avrupa ve AB'ye aday ülkelerdeki ayrımcı müdahalelerin incelenmesi ve bunların düzeltilmesi için uyarılarda bulunulması esasına göre çalışan bir yapı. Buradaki Çingene Federasyonu ile ilişkileri de bu boyutta. 
 
UYD olarak sizlerin çingenelere bakışınız nasıl?
 
Bir etnik grup olarak görüyoruz. Bir azınlık olarak görmüyoruz.
 
Çingenelerin fuhuşla ilintili olarak görülmesine nasıl bir yorum getiriyorsunuz?
 
Bu algı tam anlamıyla bir ön yargının ürünüdür. Benim çalıştığım tüm şehirlerde şöyle de bir gerçeklik olgusu var. Yoksulluğun artığı yerlerde bir fuhuş gerçeği var. Sadece Çingenelere özgü bir şey değil. Dolayısıyla Sulukule'nin fuhuşla anılması ön yargılı bir duruştur. Sulukule' de 90' 11 yıllara kadar bir eğlence kültürü vardı. 23 katlı evlerde, müzikle dans edilerek bir eğlence sektörü oluşmuştu. 1 992 yılında, Hortum Süleyman döneminde insanların sazları, enstrümanları kırılarak buralar kapatıldı. Daha sonra ise oradan beslenen insanların geçim alanları ortadan kalkınca yoksulluğun oluşması kaçınılmaz oldu. Şimdi de orada fuhuş yapan kişi sayısı çok çok az. Bu suçların etnik bir kimlikle ilgisi yok yani.
 
"40 Gün 40 Gece Sulukule" çalışması hakkında neler söylemek istersiniz?
 
40 Gün 40 Gece Sulukule, Ocak ayında yapılan acele kamulaştırma kararına karşı, insanları güç birliğine çağıran bir platform olarak kuruldu. Birçok kurum ve kuruluş destek verdi. 24 Mart'ta bir basın açıklaması ile kampanya ilan edildi. Mayıs ayı ortalarında tamamlanacak olan hukuksal, kültürel yönlü bu çalışma, basın ve kamuoyunun da ilgisini çekecek bir süreç olarak işliyor. Gelişen olaylar karşısında demoralize olmuş insanlara destek kapsamında da programlar yürütülüyor. Örneğin çalışmalar kapsamında ünlü fotoğrafçıların sergileri var. Film festivali ve salı, perşembe günleri seminerler organize ediliyor. Ayrıca mahallenin öne çıkan yönü müzik olduğu için bu yön de dikkate alınarak müzik atölyeleri oluşturuldu.
 
Mustafa CANBEY

 
Diğer Yazılar...